بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱللَّهَ خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ بِٱلۡحَقِّ (İbrâhim/19) Allah ‘Azîmü’ş-şân Te‘âlâ ve Tekaddes Hazretleri bu âyet-i celîleden sonra vereceği hükmü bu âyete binâ etmiş olduğu için bir kere bu esası îzâh etmek lazımdır. Kuvve-i bâsıra-i insâniyyenin ve dolayısıyla bütün hissiyyât-ı beşeriyyenin mâddeten ve ma‘nen te‘alluk ve idrak eylediği mülk ve melekût -semâvât ve arz- şu mecmû‘a-i mükevvenâtın sûret-i tekvîninde ve tedvir ve idaresinde -ibtidâsında ve ğâyesinde- sabit bir hakîkat var ki, o hakîkat-ı sabiteyi âlemde hiçbir tekevvün iptal edemiyor ve bütün evzâ‘-i felekiyye ve tahavvülât-ı arziyye o hakîkate muhtelif sûretlerle temastan ibaret kalıyor. Hasılı, bu…
Yazar: İKAN Akli İlimler Merkezi
Oruç İbâdetinin Rûhu ve Manâsı Oruç, mü’minlere Allah Teâlâ’nın Rezzâk-ı Kerîm olduğunu, kulların Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğunu ve ihtiyaçlarının yalnız onun tarafından giderileceğini öğreten bir eğitim mektebidir. İnsan dâima ihsanların ve nimetlerin içerisinde yaşarsa Allah’ın rezzak ve ihsan edici olduğunu unutabilir. Allah Teâlâ Hazretleri bu unutkanlıklardan insanı kurtarmak için orucu emretmiştir. Orucun bizlere Allah Teâlâ’yı hatırlatıp tanıtan bir ibadet olduğunu, orucu tutmamızı emreden ve oruç ibadeti ile ilgili emir ve yasakları bizlere bildirenin Allah Teâlâ Hazretleri olduğunu bilmeliyiz. Kul oruca niyet ettiği andan itibaren Allah’ın rızasını kazanmak için gayret edip beşerî duygu ve irâdesini Allah Teâlâ’ya teslîm ederek bu niyet…
Son Lâ-İlmî Felsefe Cereyanları ve Türkler İbsen [1828-1906], “Peer Gynt” adlı sembolik tiyatro parçasında, vusta-yı hayatı kabul etmeyen bir tip yaşatmak istiyor; öyle bir tip ki, tasavvur ettiği gayeye ermek için çeşit çeşit karışık yollardan gidiyor: Gâh yalancı, gâh peygamber, gâh müteşebbis, gâh mütaharrî oluyor, ve nihayet görüyor ki, bütün bu “akıl yardımıyla” tecrübe ettiği şeyler onu gayeye îsal şöyle dursun, hep kâzib, hep şekil ve kabuktan ibarettir ve kendisi, asıl gayenin özüne bile temas etmemiştir. Bunun üzerine tekrar baştan başlıyor ve tasarladığı o yüksek gayeye, “hayatı yaşayarak” en kısa yoldan dosdoğru gidiyor. İşte bunun gibi aklî ve ilmî felsefenin…
Miraç Hadisi ve Fethu’l-Bârî’de İlgili Yerin Şerhindeki Bazı Nükteler Bu metin, Sahîh-i Buhârî’de yer alan Mi‘rac hadisine, Fethu’l-Bârî’de zikredilen şerhin bir bölümünden ibarettir. Söz konusu şerh, Allah Resûlü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- Burak üzerinde semâlara yükselişi esnasında bazı peygamberlerle karşılaşmasını konu edinmektedir. İbn Hacer Hazretleri, bu bağlamda, adı geçen peygamberlerin zikredilmesindeki hikmet ve hususiyete dair tahliller nakletmektedir. Biz de bu pasajı, Hâfız İbn Hacer el-Askalânî’nin Fethu’l-Bârî adlı eserinden iktibas ettik. Sahih-i Buhârî’de zikredilen hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: Allah’ın Nebîsi (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara, İsrâ’ya götürüldüğü geceyi şöyle anlattı: “Ben Hatîm’de —bazı rivayetlerde Hicr’de— uzanmış durumdayken bana bir kişi geldi.…
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ (Bakara/185) Bu âyet-i celîlede şehr-i Ramazan ile nüzûl-i Kur’ân ve farziyyet-i sıyam gib üç mesele-i mühimme beyan buyurulmuştur. Zâhirde bu meseleler yekdiğerine o kadar hâ’iz-i nisbet değil gibi zan olunur. Mefâd-ı celîl-i hükm-i ilâhîyi îzah ile mesâ’il-i selâsenin münasebet-i asliyye ve âsâr-ı hikemiyye ve ameliyyesini beyan edeceğiz. Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: Ramazan ayı kendisinde Kur’ân inzâl olunan bir aydır. Kur’ân ise nâsa hüdâ-yı mahz olup mâddeten ve hükmen beyyinât-ı hüdâyı câmi‘ olduğu gibi hey’et-i mecmû‘asıyla furkandır (mi‘yâr-ı hakk…
Rûhiyyât İlmin, mebde’ veya ‘umdeleri itibariyle kısmeti Bugünkü mektepli münevverlerimizin bir kısmında bir vakitlerin “kara kitap”ta nice akar suların durması lazım geldiğine kâni olan zihniyeti yerine, ne dense “ilim” nakaratı kâim olmaya başlamıştır. Bunlara göre ilim mevzû‘una dahil olmuş bütün hâdisat her türlü şek ve şüpheden âzâde ve her suretle kâbil-i tahkik ve ispat bir takım hakikatlerdir. Binâenaleyh ilim nâmı altında ne görüp ne okumuşlarsa, bunlarda son ve ebedî hakikatleri öğrenmiş olduklarına kânidirler. Bu sebeple ilmin temellerini bir kere olsun tahkik etmek ve gayesini anlamak akıllarına bile gelmemiştir. Bu tasasızlığı, ilmin yalnız tatbikat ve cihet-i ameliyesini meslek edinmiş kimseler…
MANTIK TARİHİ YAZIMININ İMKAN VE SINIRLARINA DAİR BİRKAÇ NOT Müellif: Abdurrahman Beşikci Tarih: 12 Rebiülahir 1446 (15 Ekim 2024) Yayım Yeri: Bir İlim Merkezi Olarak İstanbul II: Fetih’ten Tanzimat’a Osmanlı’da Dini Düşünce, Ensar Yayınları, 2025. Osmanlı ulemasının gösterdiği ilgiye binaen mantık, Osmanlı konulu çalışmalarda muhakkak surette dikkate alınmalıdır. Zira bir Osmanlı aliminin zihin dünyasını teşkil eden unsurlardan biri de mantıktır. Dolayısıyla Osmanlı’daki mantık eğitimi, Osmanlı ulemasının kaleme aldığı eserlerin anlaşılmasında zemin teşkil edecektir. Zira kem âlet ile kemâlât olmaz ve mantık, insan zihninin en temel aletidir. Osmanlı ulemasının mantıkla kurduğu ilişkinin anlaşılması ve anlamlandırılması ise iki aşamada mümkündür: (i) Mantık tahsili, (ii) Mantık…
Ulûm-i İslâmiyye -2- Üçüncü nüshasından mâ-ba’d اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فٖٓي اَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىؕ وَاِنَّ كَثٖيراً مِنَ النَّاسِ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ (Rûm/8) Akl-ı beşer marifetullah için evvel emirde kitâb-ı kâinâtın sütûr-i hikmet-meşhûnuna atf-ı nazar-ı ibtisar edince gerçi isbât-ı vâcibü’l-vücûda rehyâb-ı muvaffakiyyet olur. Fakat isbât-ı vâcib bir idrâk-i mücmeldir ki -gayet karanlık bir gecede yoldan giden bir yolcunun yanı başında bir hareket vâki‘ olmasından orada kendisinden başka bir şeyin mevcut olduğuna katiyyen hükmettiği ve sonra da kendisine karşı “Adam sende orada hiç bir şey yok iken, sen evhâma kapılmışsın” denilmiş olsa şiddetle müdâfa‘a edeceği,…
Din Tabii, Din Umumi -2- Enbiyânın Teblîğ Eylediği Din-i İlâhînin Erkân-ı Mühimmesi Enbiyâ-yı kirâm hazerâtının vahy-i ilâhî olarak tebliğ eyledikleri “din-i ilâhî” esas itibariyle itikat, aʿmâl, ahlaktan ibaret üç rüknü ihtiva etmektedir. İtikat kısmını şu esaslar teşkil eder: 1) Bütün kâinatın hâlık ve nâzımı olan bir vâcibü’l-vücûda ve o vâcibü’l-vücûdun sıfât-ı kemâliyye ile muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna iman (tevhid ve tenzih). 2) Meʿâd ve mesuliyyete (âhirete) iman. 3) Fetânet, emânet ve kemâlât-ı sâire ile mümtâz ve vâcibü’l-vücûd tarafından beşeriyete mebʿûs bir peygamberin “vahiy” suretiyle telakkî-i ahkâm ederek beşeriyete tebliğ eylediğine iman. 4) Meleklere iman[1] 5) Hâlık’ın sıfât-ı kemâliyyesini beyân…
Terbiye Felsefe Tedrîsâtı -3- Tecrübî felsefenin bize öğrettiği en büyük hakikatlerden biri de insanların en evvel muhitlerinde tesadüf ettikleri eşyayı tanımaya başladıkları ve yavaş yavaş tetâbük-i fi‘lî tekûmül ettikçe müşahhas olanlardan sonra mücerret olanları da idrake muktedir olabildikleri esasıdır. Pek küçük bir yaşta iken annesini, babasını tanıyıp bilen bir yavru, annelik ve babalığı ancak uzun seneler geçtikten sonra öğrenebiliyor. Çünkü ana ve baba, müşahhas vücutlardır; onları tanımak basit ameliyye-i rûhiyye ile, hatta sadece ihsâsât ile mümkündür. Fakat analık, babalık bir keyfiyettir ve tamamen mücerret bir mefhumdur. Onun içindir ki bunları anlayabilmek çocuğun fikren tekâmül etmesine vâbestedir. Bu hal bütün tedris…
Terbiye Felsefe Tedrîsâtı -2- Bu kısmın mevzûuna dâhil olmazdan evvel geçen makalemdeki son fikirleri -vâki‘ olan bazı istîzahlar hasebiyle- biraz tavzih etmek zarûretini duydum. Birinci makalede, tâlî tahsilde verilen malûmat-ı umûmiyye meyânında madiyyât ile maneviyyâtın imtizaç ettirileme(me)sinden dolayı gençlerimizin ruhlarında hâsıl olan kararsızlığı, alâkadar olanlara kısa, fakat müştekî bir lisan ile iblağ cüretinde bulunmuştum. Çünkü bu tahsil merhâlesinin itikâdımca “ta‘limî” olan vazifesinden mâ‘adâ bir de “terbiyevî” üf‘ûlesi mevcuttur. Bu vazifelerin birinin “terbiyevî” olmasının sebebi müdavimlerinin henüz kendi ruhlarındaki arzu ve iştiyaklara göre bir iman ve itikad mihrabı yapmaya kudret-yâb olamamalarındandır. Sultânîde tahsilde bulunan talebenin sinni – aşağı yukarı – on…
Din-i Tabîʿî, Din-i Umumî Asr-ı âhîrde Avrupa mütefekkirlerini din taharrîsine sevk eden esbab -din-i tabîʿî taraftarları- din-i tabîʿînin esasları hakkında Jul Simon, Karo (?), Fonsegrive’nin (?) fikirleri -din-i tabîʿînin erkân-ı mühimmesi- din-i tabîʿînin usul ve fürûʿu hakkında izahat -enbiyânın teblîğ eylediği din-i ilâhînin erkân-ı mühimmesi- enbiyâya mensup olan edyân-ı münzele ile felâsifenin lüzum gösterdikleri din-i tabîʿî arasında mukayese -din-i tabîʿî, edyân-ı münzeledeki esasât-ı tabîʿîyyeden başka bir şey midir? – din-i hak ve şerâʾiti: vahdet-i hakikiyye ile muttasıf bir vâcibü’l-vücûda müstenit olması; baʿsü baʿde’l-mevt itikâdını hâvî olması, enbiyâdan birine mensup ve bütün enbiyâyı musaddık bulunması… Bazı Avrupa mütefekkirlerinin din taharrîsine sevk…
Giriş Hamd alemlerin rabbi olan Allah’a, salat ve selam hatemü’l-enbiya Resûlüllah’a ve ona tabi olanlara olsun. 2024 yılının Mart ayında, Nevzat Kaya ile tanıştırıldığım gün, hoca sohbetin sonuna doğru “Sana bildiklerimi öğretmek istiyorum” dedi. Bu sözleri ile hislerime tercüman olmuştu. Zira tanışmadan evvel bana kendisinden bahsettiklerinde ilk düşündüğüm şey, eski Türkçe konusundaki yetersizliğim ve bu noktada hocadan istifade edebileceğim gerçeği idi. Her insan ummandan bir katredir. Kendisi ile tedris ummanından özel ve özlenen bir damlayı tatmış oldum. Zira kendisi ilme, talebeye öyle kıymet verirdi ki, talebeler hürmet noktasında kendisine genellikle yetişemezdi. Onunla ders yaparken ilk öğreneceğiniz şey ilme önem göstermek…
Terbiye Felsefe Tedrisatı -1- Bu makalede felsefe derslerinin tâli tahsildeki fevkalade ehemmiyetini ve bu dersin şimdiye kadar uğradığı ihmaller ile bunun tevlid ettiği netâyic-i terbiyevîyeyi kudretim nispetinde teşrih ve tefsire çalışacağım. Bilhassa bu mevzuyu intihab edişimizin sebebine gelince: Münevverimizin hâl-i hazırdaki teşevvüş-i rûhiyyeleri o derece bariz bir şekil almıştır ki, bunu görüp de onu tevlid eden esbâbı izâle, hiç olmazsa irâʾe için nefsimi zapta mukadder olamamaklığımdır. Yuvasını kaybetmiş kuşlar gibi oraya buraya baş vuran; bazen kendi din ve mektebini istihkâra tasaddî ve binnetice rûhen tereddî eden; bazen de hakâyık-ı müsbetenin lüzumunu inkâr ederek binnetice beri itip, sürüklemekte olan seyl-i…
Geçen makalemizde, İslamiyet tulûʿ ettiği zaman rûy-i zeminde medeniyet namına hiçbir şeyler olmadığını delâil-i vâzıha ile ispat etmiş, medeniyet-i hakikiyyeyi cihana neşreden İslamiyet olduğunun izahatını diğer makalelerimize bırakmıştık. Binaenaleyh bu makalemizde, İslam, medeniyet-i sahihanın menbaı olduğunu umumi bir surette izah ve bu iddiamızı bizzat Avrupa ulemasının sözleriyle de işhad edeceğiz. Fakat şurasını da söylemek lazımdır ki, din-i İslam’ın menba-ı medeniyet olduğunu ecnebin sözleriyle işhad etmekten maksadımız İslam’ın hakikaten medenî bir din olduğunu bunlardan istidlal etmek değildir; çünkü bu hakikat malumdur, bunu inkâr etmek için derya-yı taassuba, mükâbereye dalmak lazımdır. Ancak, bu suretle ispat-ı müddeʿa etmekten yegane maksadımız, kalplerinden perde-i taassubu…
Asr-ı ahîrde yetişen fuzalâ-yı Osmaniyye’den bir zât-ı stûde-simât olup (Manastır) civarındaki (Florina)’dandır. Ale’l-usûl ikmâl-i tahsilden sonra vatanında telif ve tedris ile imrâr-ı hayat ederek (1244) tarihinde irtihal eyledi. Ziyaret ettiğim kabr-i âlileri (Kışla) arkasındaki makâbir-i Müslimîndedir. İlm-i mantıktaki ihtisasından nâşi zamanında (Mantıkî) şöhretiyle benâm idi. Âsârının tabʿına himmet olunmadığından fazl u kemâli nisbetinde şöhret bulamamıştır. Bu âsârın mütâlaasından mazanneden bir zât-ı âlî oldukları anlaşılmaktadır. Görülebilenleri berveçh-i âtîdir: (Şerh-i Şifâ-yı Şerif): Dört cild üzere müretteb olup hatt-ı destiyle muharrer nüshası (Florina)’da tarikat-ı Nakşiyye’den Baba Efendi Dergâhı kütüphanesindedir. (Hâşiyetü’l-Beyzâvî): Tefsir-i Beyzâvî’nin Nebe cüzüne dair olup bunun da bir nüshası (Florina) müftü-i sâbık…
Müellif: Mustafa Sabri Efendi Dergi: Sebîlürreşâd Tarih: 25 Şevval 1337 Şeyhülislam Efendi hazretlerinin ahîran intişar eden “Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi” ünvanlı eser-i fâzılânelerinin hâtimesidir: Son zamanlarda, ale’l-umûm Müslümanların maddiyatını zebûn eden Avrupa terakkiyat-ı medeniyyesi birçok mütefekkirimizin maneviyâtında da tahribat icra etmiş olduğu için, münazırım da, fikrindeki hürriyete ve zatındaki ulüvv-i himmete rağmen, bu maraz-ı sârînin tesîrinden azade kalamamıştır. Yani Avrupa’nın terakkiyat-ı hâzırası o derece gözünü doldurmuş ki nevʿan-mâ kudret ve azamet-i ilâhiyyeyi unutturmuştur. Kavî ve müterakkî gördüğü Avrupalıları bizim ile ölçmekten hatırında kalan hiss-i aʿzam, kudret-i ilâhiyye ile ölçerken de muhakemesi üzerinde hâkim olmaktan hâlî kalmamıştır. Bu hâlin tesîri, münazırımın üçüncü davasına…
Akıl, dinin ilk yardımcısıdır ve mahsûs âlem-i hâriçten, vücûduna kâniʿ olduğu ilk şeyle de bu yardıma müheyyâdır. Bu hakikat, kitabın ihtiva ettiği bahislere girişildikçe, daha ziyade kesb-i vuzûh edecektir. Lakin, hâl-i hâzırdaki Hıristiyanlığın akıl ile aralarındaki münâfât ve yeni Şarklı müteallimlerin İslâm harsinden ve fikr-i mantıkîsinden behreyâb olmak yerine Garb harsiyle yetişmiş olmaları, onlar indinde meselenin birçok cihetlerden müşevveş bir hale gelmesine sebep olmuştur. Evvela: Dinin akıl ile itilaf etmediği zannı; sonra dînin bu kusuru müvâcehesinde, onun akıldan ayrıysa bile, fazîletle birlikte deverânı yüzünden, aklın, dîni müteâkip fazîletle münâfâtı, bu suretle akla noksan îrâsı ve dînin akıldan, aklın da fazîletten…
Tartışmanın alevlenmesine ramak kala duyulan bir söz: “Mevzuyu şahsileştirme”. Peki mevzû’ nedir ve nasıl şahsileştirilir? “A B’dir” şeklindeki bir önermede kendisine hükmedilen ögeye (A) mevzû’, kendisiyle hükümde bulunulan ögeye ise (B) mahmûl adı verilmektedir. Mevzû’daki mefhum ancak şu ikisinden biri olabilir: i) Küllî, ii) Cüz’î. Bir mefhumun küllî olması, tasavvurunun kendisinin onu çoklara yüklem yapmaya mani olmaması anlamına gelirken cüz’î bir mefhum ise aynı şartlarda çoklara yüklem olamayacaktır. Küllî’ye örnek olarak “insan, kitap, defter” gibi mefhumları gösterebiliriz. Cüz’î’ye ise “Ali, Ahmet, Mehmet” gibi muayyen şahıslar örnek gösterilebilir. “A B’dir” önermesinde “A” yerine küllî bir mefhum ikame edilmesi durumunda önerme mahsura…
İslamiyetin hususi ve yüksek tecellisinden biri daha ilk inkişafı devrelerinde tefekkürât-ı felsefiyyeyi uyandırması olmuştur. Ben bunu hemen hemen İslamiyete has bir vaka addediyordum. Çünkü her din ilk devrelerinde inhisarkâr olur. O zamanlarda düşünmekten ziyade vahiy ile sabit itikadâta inanılır. Böyle bir zamanda tenkit kabiliyeti bulunamayacağı için dinin mevzuu dahiline girmeyen meselelere temas etmekten çekinilir. Halbuki İslamiyette böyle olmadı. İnkişafının ilk devrelerinde bile din mevzuu dahiline giren meseleleri düşünmeye müsait oldu. İslamiyet nerelere gitmişse oralarda kuvvetli bir tefekkür ihtiyacı uyandırmış, felsefi düşünüş kabiliyetini artırmıştır. Bu devredeki İslam mütefekkirlerinin âsârı bunun en mühim şahididir. İslamiyete has olan bu tecellinin sebeplerini uzun uzadıya…
