Giriş
Hamd alemlerin rabbi olan Allah’a, salat ve selam hatemü’l-enbiya Resûlüllah’a ve ona tabi olanlara olsun.
2024 yılının Mart ayında, Nevzat Kaya ile tanıştırıldığım gün, hoca sohbetin sonuna doğru “Sana bildiklerimi öğretmek istiyorum” dedi. Bu sözleri ile hislerime tercüman olmuştu. Zira tanışmadan evvel bana kendisinden bahsettiklerinde ilk düşündüğüm şey, eski Türkçe konusundaki yetersizliğim ve bu noktada hocadan istifade edebileceğim gerçeği idi.
Her insan ummandan bir katredir. Kendisi ile tedris ummanından özel ve özlenen bir damlayı tatmış oldum. Zira kendisi ilme, talebeye öyle kıymet verirdi ki, talebeler hürmet noktasında kendisine genellikle yetişemezdi. Onunla ders yaparken ilk öğreneceğiniz şey ilme önem göstermek olacaktır. Bizde bu doğrultuda derslerimize, perşembe ve cumartesi günleri olmak üzere başlamış olduk.
Osmanlı Türkçesi dersimizde öncelikle alfabedeki harfleri tanımıştık. Hocamız bizlere harflerin nasıl yazıldığından ve yazı inceliklerinden bahsetti. Sonrasında kelime terkiplerinin nasıl oluştuğundan bahsedip bazı özel terkipler üzerinde durduk. Bir sonraki aşamada ise, okunaklı ve matbu metinlerden (Nâimâ Tarihi gibi) okumalar yapıp cümle yapılarına ve dönemin diline aşina olmaya çalıştık. Bu aşamadan sonra el yazmalarını, okunaklılarından başlayıp daha karmaşıklarına geçecek şekilde, okumaya gayret gösterdik. Bu dersin nihai bir çıktısı olarak, talebelerin yazma eser kütüphanesinden birer metin seçip Latinize (transliterasyon) etmesi hedeflenmişti. İşte Muhammed Niksârî’nin İhlas Sûresi Tefsiri benim son ödevimdir.
Hocama her ders, metni okuyup çevirimi gösteriyor ve çeviri üzerinde müzakere ettikten sonra en doğrusu olduğunu düşündüğümüz şey hakkında karar kılıyorduk. Metnin çevirisi bitince bir okuma daha yaptık ve ortaya tam bir transliterasyon metin çıkmış oldu. Bununla beraber, sizlerle paylaşacak olduğumuz bu versiyonunda bazı sadeleştirmelere gitmeyi uygun gördük. Bu sadeleştirme ile kastımız, bazı kelimelerin günümüzde yaygın olan okunuşunu tercih etmek ve bilinen bazı kelimelerden transliterasyon icabı konulması gereken hemze ve ayn harfini gösteren işaretlerin çıkartılmasından ibarettir. Bununla beraber metnin akışında olmasını beklediğimiz ama göremediğimiz kelimeleri de biz ekleyip dipnotta bu ziyadeleri belirttik. Bununla beraber sadeleştirdiğimiz kelimeleri de metnin sonuna bir ek olarak kaydettik.
Çevirisini yaptığımız bu nüsha, Süleymaniye ktb. Ayasofya Numara 386’da kayıtlı olan nüshadır. Eser üzerine çalışırken sıkça yardımına başvurduğum sevgili Hasan Oğuz arkadaşıma, bu eseri çalışma fırsatı veren sayın Nevzat Kaya hocama, son okumasını yapan sevgili Abdurrahman Beşikçi hocama ve yazının yayınlanmasına imkan sağlayan İkan Akli İlimler Merkezi’ne teşekkür ederim.
Her şey O’ndandır.
Latinize Metin: İhlas Sûresi Tefsiri
Bismillâhirrahmânirrahîm
Şükür ol Allah’a ki, Kur’ân’ı Resûlüne inzâl etti, tâ ki müminlere beşîr olup ve kafirlere nezir ola. Ve bi-hasebi’l-mesâlih ayet ayet ve sûre sûre Resûlüne tenzîl etti; yirmi üç yıl içinde, tâ ki ülü’l-elbâba nasihat ve tezkîr ola. Ve dürûd[1] ve selam Muhammed Resulullah’a ki, yevm-i kıyamette şefî‘-i ümmettir. Ve âline ve ashâbına olsun ki Hazret-i Nebî aleyhisselâm eyitti:[2]
أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ بِأَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ.
Yani, “Benim ashâbım nücûm gibidir. Her hangisine iktidâ etseniz hidâyet bulursunuz” dedi.
Emmâ ba‘dü: Be-dürüstî ve rastî, bazı ehl-i salât olan azîzlerden birisi demiş ki: “Biz lîsân-ı Arabî bilmeyiz. Ama bir kimse ehl-i ilimden ola ki, namaz içinde okuduğumuz ahsar-i sûreden bir sûreyi Türkçe’ye tercüme etse. Onu namaz içinde okuyup işittiğimiz vaktin, ol mana mülâhazasıyla bize bir nevi huzur olaydı, namaz içinde” demiş. Bu söz dâ‘î fakîr-i hakîr ki, Muhammed Niksârî demekle marufdur, sem‘ine yetişti. Ba‘de’t-te’emmül ve’t-tefe’ül lâyih olan bu oldu ki, talep olan tercümeyi eden mezkur, fakîr ola. Ba‘dehû, ahsar-i sûrede zikir olunan havâssa nazar etti. Sûre-i İhlâs havâssını ekser buldu. Cümlesinden biri bu ki, ahsar-i süver arasında Sûre-i İhlâs ki, bir kere onu okumak, sülüs-i Kur’ân’ı okumak gibidir. Ve iki kere onu okumak, sülüsân-i Kur’ân’ı okumak gibidir. Üç kere okumak, Kur’ân’ı tamâmen okumak gibidir. Nitekim bu sûrenin türlü tefsirine şürû‘ olduğu esnada bu hâssa dahi zikir olunur inşallah.
Pes bu ecelden mezkûr dâ‘î fakîr beyne ahsari’s-süver Sûre-i İhlâs’ı Türkçe’ye tercüme etmeyi ihtiyâr etti, tâ ki mütâlaa edenler mezkur dâ‘îyi duâ-yı hayırla yâd edeler.
Vallâhü’l-müveffiku li’s-savâb ve ileyhi’l-merci‘u ve’l-me’âb.
Bismillâhirrahmânirrahîm
قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ ○ اَللهُ الصَّمَدُ ○ لَمْ يَلِدْ وَ لَمْ يولَدْ ○ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ ○
اِعْلَمْ أَسْعَدَكَ اللهُ فِي الدَّارَيْنِ[3]
Bil ki, iş bu “قل هو الله احد” Sûresi’nin namaz içinde ve hâric-i namazda okunmasında fazilet-i ziyade olmasında çok vecihler zikrolunmuştur. Nitekim Mefharu’l-ulemâ’i’l-mütekaddimîn ve’l-müte’ahhirîn Mevlânâ İmâm Fahreddin Râzî -rahmetüllâhi aleyh- bu sûreyi okumanın faziletinde Hazret-i Resûlden -aleyhissalâtü vesselâm- rivayet olunan hadisleri zikretti. Hatta eyitti:
قالَ رَسولُ اللهِ عَلَيْهِ السَّلامُ: مَنْ قَرَأَ سورَةَ قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ، فَكَأَنَّما قَرَأَ ثُلُثَ الْقُرْآنِ وَأُعْطِيَ مِنَ الْأَجْرِ عَشْرُ حَسَناتٍ بِعَدَدِ مَنْ أَشْرَكَ باِللهِ وَآمَنَ بِاللهِ.
Yani, Hazret-i Resûl -aleyhisselâm- eyitti: Her kim, “قل هو الله احد” Sûresi’ni okuya, Kur’ân’ın sülüsün okumuş gibidir. Ve ol kişiye on hasene verilir, Hak Teâlâ’nın kullarından; müşrikînden ve müminînden her ferd mukabelesinde.
Sadeka Resûlüllâh.
Ve bu hadisten fehim olunur ki, bu sûreyi üç kere okumak sünnet olduğunun sırrı bu ola ki, bir kere onu okumakla sülüs-i Kur’ân’ı okumuş gibi olacak. İki kere okumakla sülüsân-i Kur’ân’ı okumuş gibi olacak. Ve üç kere okumakla cemî‘-i Kur’ân’ı okumuş gibi olacak. Ve’Allahu a‘lem bi’s-savâb.
وَقالَ عَلَيْهِ السَّلامُ: مَنْ قَرَأَ قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ مَرَّةً واحِدَةً أُعْطِيَ مِنَ الْأَجْرِ كَمَنْ آمَنَ بِاللهِ وَمَلائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَأُعْطِيَ مِنَ الْأَجْرِ مِثْلُ مِائَةِ شُهودٍ.
Yani, Hazret-i Resûl aleyhisselâm şöyle dedi: Kim ki bu sûreyi bir kere okursa, ona verirler ecirden; şol Allah Teâlâ’ya, meleklerine, kitaplarına[4] ve resûllerine imân getirenler ecri gibi. Ve ona yüz şehid ecri verilir.
Sehl b. Sa‘d’dan şöyle rivayet olundu ki, bir kişi Hazret-i Peygamber’e -aleyhisselâm- geldi. Fakirlikden şikayet etti. Ve Hazret-i Peygamber eyitti:
إذا دَخَلَتَ بَيْتَكَ، فَسَلِّمْ عَلَى نَفْسِكَ، وَاقْرَأْ قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ مَرَّةً واحِدَةً، فَفَعَلَ الرَّجُلُ، قَدَّرَ اللهُ عَلَيْهِ رِزْقاً حَتَّى أَفاضَ عَلَى جِيرانِهِ.
Yani, Hazret-i Peygamber ol fakirlikden şikayet eden kişiye eyitti: “Vaktâ ki evine girsen, kendi nefsine selâm ver ve “قل هو الله أحد” Sûresi’ni bir kere oku”. Pes; ol kişi Hazret-i Peygamberin dediği gibi; her evine girdiğinde[5], kendi nefsine selâm verip “قل هو الله أحد” Sûresi’ni bir kere okudu. Hak Teâlâ ol kişiye bu sûre bereketine rızk-ı kesîr verdi. Hatta kendinden artanı komşularına ulaştırdı.
Ve Enes’den -radiyallahu anhu- şöyle rivayet olundu ki: Bir kişi cemî‘-i namazında “قل هو الله أحد” Sûresi’ni okurdu. Pes Hazret-i Resûl ol kişiden sordu, eyitti: “Sen cemî‘-i namazında bu sûreyi okurmuşsun. Sebebi nedir?” Bu kişi eyitti: “Yâ Resûlallah! Ben bu[6] sûreyi severim”. Pes, Hazret-i Resûl eyitti: “حُبُّكَ إيَّاهُ يُدْخِلُكَ الْجَنَّةَ”. Yani, “Senin bu sûreyi sevmen, seni cennete dâhil kıldırdı.”
Ve Ebû Hureyre’den -radiyallahu anhu- şöyle rivayet olundu ki, Hazret-i Rasulullah ile[7] seyrederken mübarek sem‘ine erişti ki, bir kişi “قل هو الله أحد” Sûresi’ni okur. Pes Resûlüllâh -aleyhisselâm- eyitti: “وَجَبَتْ”. Yani, “Vâcip oldu”. Ve Ebû Hureyre eydür: “Ben eyittim: ‘Yâ Resûlellâh! Ol vâcip olan nedir?’ Eyitti: ‘Vâcip olan, ol kişiye cennettir’”.
Ve Âişe’den -radiyallahu anhâ- şöyle rivayet olundu ki, Peygamber Hazret-i -aleyhisselâm- bir kişiyi bir leşkere reis kılıp bir yere gönderdi. Ve mezkur reis ashâbına namaz kıldırıverip[8], her namazda “قل هو الله أحد” Sûresi’ni okurmuş. Vaktâ ki ol leşker ol seferden rücû‘ ettiler. Mezkur reisin her namazda “قل هو الله أحد” Sûresi’ni okuduğunu Hazret-i Resûle zikrettiler. Hazret-i Resûl eyitti: “َسَلوهُ لِأَيِّ شَيْءٍ يَصْنَعُ ذالِك”. Yani, eyitti: “Sorun ol kişiye, niçin böyle ederdi?” Pes sordular. Eyitti: “Şundan ötürü her namazda bu sûreyi okurdum ki, bu sûre içinde Allah Te‘âlâ’nın sıfatları zikrolunmuştur. Bana bu sûre sevgili gelip durur”. Pes Hazret-i Peygamber eyitti: “ُأَخْبِروهُ بِأَنَّ اللهَ يُحِبُّه”. Yani, eyitti: “Haber verin ol kişiye, Hak Teâlâ dahi ol kişiyi sever”.
Ve bil ki bu sûrenin nüzûlüne sebeb budur ki; müşrikler Peygamber hazretine eyittiler: “Sen bizim sanemlerimize sebbedip söversin. Ve atalarımızın dinine muhalefet edersin. Eğer fakirsen, seni ğani edelim. Ve eğer mecnunsan, sana ilâc edelim. Ve eğer bir avrata âşıksan, ol avratı sana çiftlendirelim”, dediklerinde Hazret-i Peygamber cevap verip dedi ki: “Ben fakir değilim ve mecnun değilim ve bir avrata âşık değilim. Belki (bilakis) ben Allah Te‘âlâ’nın hak Resulüyüm. Sizi davet ederim; Allah’a kulluk edin, esnâma kulluk etmeyin”, diye. Ba‘dehu müşrikler eyittiler: “Sen bize ‘Allah’a kulluk edin’, dersin. Ol Allah altından mıdır, yoksa gümüşten midir?”, dediklerinde Allah Teâlâ bu sûreyi Cebrâil ile Peygambere gönderdi. “قل هو الله أحد” Yani, eyit yâ Muhammed! Ol Allah Teâlâ birdir. “الله الصمد” Cemî‘-i mahlûkât O’na muhtaçtır. “لم يلد” Kimse O’ndan doğmadı. “و لم يولد” Ve kendi kimseden doğmadı. “و لم يكن له كفوا أحد” Ve kendine hiçbir edah misil olmadı.
Bil ki, Mevlânâ İmâm Fahreddin Râzî -rahmetullâhi aleyh- eydür: “هو الله أحد” üç lafızdır. Ve bu üç lafızdan her birisi işarettir, makâmât-ı tâlibînden bir makâma. Yani, “هو” işarettir, Hak Teâlâ’ya mukarrab olanlar makâmına. Zira onların nazarı Hak Teâlâ’nın zâtınadır. Fakat mâsivâ onların kanında hükm-i ademdedir. Pes “هو” demek, onlara kifayet eder, gayrı lafza ihtiyaçları yok. Pes “هو” lafzını zikrettikten sonra “الله” lafzını zikretmek işarettir, ashâb-ı yemîn makâmına. Yani, ashâb-ı yemîn onlardır ki, onların nazarları hem Hak Te‘âlâ’nın vücûduna ve hem mâsivânın vücûdunadır. Ve çünki ashâb-ı yemînin nazarları iki nesne vücûduna oldu. Bu takdir üzerine bunlara “هو” lafzı kifayet etmedi. Zira “هو” demek berîn takdir işarettir bir şeye. Ama ol şey Zâtullâh mıdır, yoksa mâsivâ-yı Zâtullâh mıdır, mübhem oldu. Pes lâbüd oldu ki “هو” lafzından sonra “Allah” lafzını zikretmek. Tâ ki ibhâm zâil ola. Yani, “هو” lafzıyla işaret olunan şey Zâtullahtır, mâsivâ değildir, demek oldu. Ve “الله” lafzını zikrettikten sonra “احد” lafzını zikretmek işarettir, ashâb-ı şimâl makâmına ki, bu makâm ednâdır, evvelâ zikrolunan iki makâmdan. Zira bu ashâb-ı şimâl, ilâh-ı müte‘addid olmasını câiz görenlerdir. Pes bu takdir üzerine “هو الله” demek, bu taifeye nazar-ı kifayet etmedi. Belki “هو الله” dedikten sonra “أحد” lafzını zikretmek lâbüd oldu. Yani şân budur ki, Zâtullâh birdir, müte’addid değildir.
Vaktâ ki bildinse bu üç lafzın üç makâma işaret olduğunu, bil ki, “هو الله أحد” dedikten sonra “الله الصمد” demek lâbüd oldu. Zira cemî‘-i halâ’ik Hak Teâlâ’ya muhtaçlardır. “Samed” demek “muhtâc eyleye” demektir. Yani Allah Teâlâ müstağnidir, cemî‘-i mahlûkattan, mutlakan. Ve cemî‘-i mahlûkat ona muhtaçlardır, mutlakan.
Ve bil ki, “الله الصمد” dedikten sonra lâbüd oldu “لم يلد ولم يولد ولم يكن له كفوا أحد” demek. Zira Muhyi’s-sünne tefsirinde şöylece zikir eder ki: Arab müşrikleri dediler ki, “اَلْمَلائِكَةُ بَنَاتُ اللهِ”. Yani, melekler Allah’ın kızlarıdır, dediler. Ve Yahûd[9] eyitti: “ِعُزَيْرٌ اِبْنُ الله”. Yani, Üzeyir Allah’ın oğludur. Ve Nasârâ[10] eyitti: “ِاَلْمَسِيحُ ابْنُ الله”. Yani, İsa Allah’ın oğludur. Pes Hak Teâlâ bunları tekzib idiben dedi ki, “لم يلد ولم يولد ولم يكن له كفوا أحد”. Yani, Hak Teâlâ’dan kimse doğmadı ve kendi kimseden doğmadı. Ve kendine hiç ehad misil olmadı.
وَعَنْ النَّبِيِّ عَلَيْهِ السَّلامُ أَنَّهُ قالَ: قالَ اللهُ تَعالَى: شَتَمَنِي ابْنُ آدَمَ حَيْثُ قالَ: اتَّخَذَ اللهُ وَلَدًا، وَأَنَا الْأَحَدُ الصَّمَدُ اَلَّذِي لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ.
Yani, Hazret-i Nebî’den mervîdir ki, eyitti: “Hak Te‘âlâ eyitti: Âdem oğlu bana şetmetti, ‘veled ittihâz etti’ demekle. Halbuki ben ehadım. Yani birim. Bana sânî olur yoktur. Samedim. Yani ğayr bana muhtaç ve ben kimseye muhtaç değilim”. “لم يلد” Yani, benden kimse doğmadı. “و لم يولد” Ve ben kimseden doğmadım. “و لم يكن له كفوا أحد” Ve hiç ehad bana misil olmadı.
Ve bil ki bu sûrenin esmâları çoktur. Ama meşhur olan ismi Sûre-i İhlâs’tır. Zira şol kimse ki bu sûreye itikad ede, fî-dînillah muhlis olur. Ve eydan[11] her kim ki bu sûrenin itikadıyla kırâ’atına mülazemet ede, cehennem odundan halâs bulur.
Ve bir ismi dahi Sûre-i Necât’tır. Zira her kim ki bu sûreye itikad ede, dünyada küfürden necât bulur. Ve ahirette nârdan necât bulur.
Ve bir ismi dahi Sûre-i Velâyet’tir. Zira her kim ki bu sûreyi itikad ile okusa lâ-cerem evliyâullâhtan olur.
Ve bir ismi dahi Sûre-i Marifet’tir. Zira marifetullâh tamam olmaz, illâ bu sûrenin marifeti ile tamam olur. Ve Hazret-i Ali’den -radiyallahu anh- şöyle rivayet olundu ki: Bir kişi namaz içinde “قل هو الله أحد” okurdu. Hazret-i Peygamber -aleyhisselâm- işitti, eyitti: “إِنَّ هَذا عَبْدٌ عَرَفَ رَبَّهُ؟”. Yani, işbu namaz içinde “قل هو الله أحد” okuyan kişi bir kuldur ki, Rabbi’ne ârif oldu” dedi. Pes bu ecelden ötürü bu sûreye Sûre-i Marifet denildi.
Ve bir ismi dahi Sûre-i Müneffir’dir. Zira her kimse ki huzûruyla bu sûreyi okuya şeytan ondan nefret eder.
Ve bir ismi dahi Sûre-i Berâ‘at’tır. Zira Hazret-i Nebî’den şöyle rivayet olundu ki: Bir kişi bu sûreyi okurdu. Hazret-i Nebî işitip eyitti: “أَمَّا هَذا فَقَدْ بَرِئَ مِنَ الشِّرْكِ”. Yani, bu kişi şirkten beri oldu, dedi.
Ve bir ismi dahi Sûre-i Nur’dur. Zira Hazret Nebî -aleyhisselâm- eyiti: “إنَّ لِكُلِّ شَيْءٍ نُورًا وَنورُ الْقُرْآنِ قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ”. Yani, her şey için nûr vardır ve nûrü’l-Kur’ân “قل هو الله أحد”dır, dedi. Yani, bu sûre ahsar-i sûre iken cemî‘-i Kur’ân’ın nurudur. Ve bunun nazîridir ki insanın nuru, azasının esğarındadır, ol gözünün bebeğidir.
Ve bir ismi dahi Sûre-i Emân’dır. Zira Hazret-i Nebî -aleyhisselâm- eyitti: قالَ اللهُ تَعالَ: إذا قالَ الْعَبْدُ لَا إلَهَ إلَّا اللهُ، دَخَلَ حِصْنِي، وَمَنْ دَخَلَ حِصْنِي أَمِنَ عَذابِي Yani, Allah Teâlâ eyitti: “Benim kullarımdan birisi vaktâ ki “لا إله إلا الله” dese, benim kaleme girer. Ve her kim ki benim kaleme girerse azabımdan emin olur” dedi. Öyleyse “هو الله أحد” demek, manada “لا إله إلا الله” demektir. Pes her kimse ki bu sûreyi itikadıyla okusa “لا إله إلا الله” demiş olur. Berîn takdir Allah’ın azâbından emin ola.
Sadeleştirilen Kelime ve Cümleler
Kimesne: kimse
İşitsevün: işittiğinde
Ânı: onu
Tamam okumak: tamamen okumak
Niteki: nitekim
Türki’ye: Türkçe’ye
Bilgil ki: bil ki
Fakirden şikayet: fakirlikten şikayet
Kendüden: kendinden
Konşu: komşu
Dedi kim: dedi ki
Etmen: etmeyin
Deyü: diye
Kendüye: kendine
Öyle olsa: öyleyse
-dür: -dir
-ın: -ım, -im
-nün: -nın, -nim
Kullanılan Nüsha: Süleymaniye ktb. Ayasofya, Nr. 386
Latinize Eden: Emir Çakır
Son Okuma: Abdurrahman Beşikçi
[1] Dürûd: Dua.
[2] Eyitti: Buyurdu.
[3] Bil ki Allah seni her iki cihanda mesrur eylesin.
[4]Hadis-i şerîfin aslında verilen “Kitaplarına” kelimesini müellif tercüme ederken yazmamış, biz ekledik.
[5] Metnin aslı “Evine gireçek” şeklinde idi. Gidişata uygun olarak “her evine girdiğinde” olarak düzelttik
[6] Aslında “bu” kelimesi yoktur, biz ekledik
[7] Nüshada bu kelime “bile” olarak kaydedilmiş, biz “ile” şeklinde değiştirdik.
[8] Metnin aslında “kılıverip” şeklindedir, biz “kıldırıverip” şeklinde değiştirdik
[9] Yahûd: Yahudiler.
[10] Nasârâ: Hristiyanlar.
[11] Eydan: أيضًا: Aynı şekilde.


19 yorum
https://shorturl.fm/aW8er
https://shorturl.fm/GwPOr
https://shorturl.fm/DlpCy
https://shorturl.fm/OWR0A
https://shorturl.fm/yhsnb
https://shorturl.fm/EnT9t
https://shorturl.fm/l53vI
https://shorturl.fm/DT19e
https://shorturl.fm/GwEn7
https://shorturl.fm/mUaYo
https://shorturl.fm/I478P
https://shorturl.fm/tkqpW
https://shorturl.fm/9u3fa
https://shorturl.fm/SKwWU
https://shorturl.fm/uemJv
https://shorturl.fm/LHJ2V
https://shorturl.fm/pNIjf
https://shorturl.fm/DgQXP
https://shorturl.fm/6DNkA