Yazar: İKAN Akli İlimler Merkezi

[رسالة الظروف]  [للملا يونس الأرقطيني بترجمة الملا  محمد شيرين] الحمد لله وكفى والصلاة والسلام على سيدنا محمد المصطفى وعلى آله واصحابه اهل الصدق والصفا. وبعده فاعلم أيها الأخُ العزيز – وفَّقك الله لما يحبه ويرضاه – أنّ كل شيء هو موجود في الدنيا: إما ظرف أو غير ظرف. ولا نعني بغير الظرف هنا. وأما الظرف فهو على قسمين: حقيقي ومجازي. فالحقيقي: محلٌّ لحلولِ حالٍّ مطلقًا؛ زمانا كان كيوم أو مكانا كدار. وأما الزمان فهو عبارة عن اليوم والليل وما يترَكَّبان منه كالساعة واللَحْظَة واللَمْحَة والآن والسِّنَّة وما يتأَلَّف هو منها كالاُسْبُوع والشَّهْر والسَّنَة. وأما المكان فهو الفَراغ الذي يشغَله الجسمُ…

Read More

Anadolu Mektubları [I] Birgi  Bu yaz, tebdîl-i hava için Birgi nâhiyesinin yaylası olan Bozdağ’a gittiğimi, bu münasebetle ora ahvâline dair bazı malûmat vereceğimi bundan birkaç hafta evvel söylemiştim. Birgi ve Bozdağ’da iki ay kadar bulunduğum cihetle hakikaten oralara ait pek çok malûmat elde etmek mümkün idi; lâkin biz, esasen sağlam bir vücûd ile gitmediğimiz için bittabi bu gibi şeylerle o kadar iştigâl edemedik. İnşâallah “Sebîlürreşâd”ın Anadolu seyyar muhbiri Ömer Fuad Bey, bu tarihi belde hakkında bize pek mühim malûmat verecektir. Ma‘a-mâ-fîh orada kaldığım müddetçe elde edebildiğim malûmatı da kâri’în-i kirâma şimdiden arz edeceğim:  Bugün Anadolu içlerinde tarih-i kadîm, ilm-i âsâr-ı…

Read More

Felsefe-i İslâmiyye [II] Bundan sonra; evvela ma‘âdin, sâniyen nebâtât-ı evveliyye, sâlisen hayvânât, râbi‘an âlem-i kübrâ sıfatıyla mümtâz olan insan sahrâ-yı vücûda gelmiş oldu. Bütün âlemin işbu tertip ve sûret üzerine vücûd-pezîr olmasına yegâne sebep yukarıda bulunan madde ve kuvvet olup bunlar ise ezelî ve ebedîdir. Bütün esbab ve ‘ilel teferruâtıyla madde ve kuvvete nihayet bulur. Binâen ‘aleyh bunların fevkinde diğer bir sebeb taharrîsine hacet görülmemesini[n sebebi olarak deriz ki] biz gözümüz ile görmediğimiz şeyin vücûduna kâ’il olamayız. İşte bazı mütefekkirînin yukarıda beyân olunan sözlerinden anlaşıldığı üzere hudûs-i âlem madde ve kuvvetten ibaret iki kadîmin eser-i sun‘ ve icadı olarak meydana…

Read More

Edebiyat Tarihi Şeyh Gâlib’e Dair (Şeyh Gâlib’e dair altı sene evvel yazılıp neşredilememiş bir kitabımızdan müstahrec) Münekkit için tedkîk edeceği sanatkârın başlıca mîzâcını bilmek kadar mühim bir şey yoktur. Onun hayat, ma‘îşet tarzı, adetleri, ahlâkı, husûsî hâlleri hakkında malûmatımız ne kadar fazla ve sahih olursa, manevî şahsiyetini o kadar kuvvet ve sıhhatle yaşatabiliriz. Bunun için eserden daha ziyâde o devir adamlarının –bî-tarafâne olmak şartıyla– mütâla‘alarına, rivâyetlerine, husûsî mektuplara vesâir bu mahiyette vesîkalara mürâca‘at lazımdır. Eser ile sanatkâr arasındaki râbıtaların ehemmiyeti hiçbir sûretle inkâr edilememekle beraber şurası da muhakkaktır ki sanatkârın hayat ve tabî‘atını doğrudan doğruya eserlerinden keşif ve istihrâce kalkışmak,…

Read More

Felsefe-i Dîn-i İslâm [I] وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ  إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ  Bütün kâinatta bulunduğu hâl ve mevki‘ni muhâfaza eden hiçbir mevcut bulunmadığı, umûmî bir tebeddül ve teğayyür kânûnuna tâbi‘ bulunduğu dînen, fennen ve aklen sâbittir. Mesela ‘avârız-ı tabî‘iyyede ziyâ, zulmet, harâret, burûdet, sükûn, hareket ve bunlar gibi bir takım hâdisât-ı zâhireyyeden gayrı gerek şer‘in ve gerek fenn-i tıbbın verdiği malûmâta göre nutfenin ‘alakaya, ‘alakanın mudğaya, mudğanın demî lahm ü şahme tahavvülü gibi esrâr-ı hafiyye-i ‘unsûriyye dahi bu nev‘ tebeddül ve tağayyüre ma‘ruz bulunmaktadır.  Bu hâllerin meydana gelmesi…

Read More

Diyânetin Medeniyete Lüzûmu -2- (mâ-ba‘d) Kurûn-i ûlâda efrâd-ı ahâlîden re’y toplansaydı içlerinde bulunan Eflâtun ve Aristo gibi dehât-ı nâdirenin re’yleri ekalliyette ve belki nüdrette kalacak idiği pek kavî teslîm edilir. O hâl bu zamanlarda da cârîdir. Câhilden bile savâb sudûru imkânı şöyle dursun köşe ve bucaklarda kendisi teşhîr ve fikrini tenfîz edememiş zevât-ı fâzıla vardır ki hesâbı yok. Şimdi bu fuzalânın re’y ve cevapları adeden ekalliyyette kalarak teşkîl-i ekseriyyet edenlerin ârâ-yı hatî’elerinin mağlûbu olacağı tabî‘îdir. Hakk-ı meşveretin sırf erbâb-ı ulûm ve ma‘ârife hasrı hâlinde dahi bunların re’ylerinde ittifâk-ı tâmm mümkün olamayıp mesela kimi servet-i umûmiyyenin lüzûm-i tevâzününden bahisle zenginin malını…

Read More

Müslüman Saati -Yolu geç bulmuş bir kalbin muhabbetiyle- Falih Rıfkı’ya İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en te’sirlisi, yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve ‘an‘aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslûb-i hayata göre de saatlerimiz ve günlerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihâyetini akşamın ziyâları ta‘yîn ederdi. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları, yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin, kavs-i semâ üzerindeki seyriyle az çok münâsebettar bir hesaba teb‘an, mînenin…

Read More

Diyânetin Medeniyete Lüzûmu -1- Benî Âdem münferiden dağlarda gezip ot yemeleri farz olunsa bile, hararet ve bürûdetin şiddetinden ve hayvânat ve vuhûşun tecâvüz-i vusûletinden nefsini muhafaza için elbise ve süknâ ve esliha ve bunları tedarik için yekdiğeri ile isti‘âne ve içtimâ‘a ve hele ibkâ-yı nev‘i için her hâlde tecâmu‘ ve tenâsüle muhtâc olur. Hâlbuki insan medeni’t-tab‘i [tabiyat gereği medenî] olduğundan öyle infirad ve sefaletle yaşayamayacağı cihetle lâ-yü‘ad ve lâ-yuhsâ mesâlih ve ihtiyâcât-ı beşeriyye ve medeniyyelerini yekdiğerinin yardımıyla muntazaman tesviye ve te’mîn için behemehâl benî nev‘iyle ittihat ve teşkîl-i cem‘iyyât etmeleri zarûrî ve tabî‘îdir. Bu ittihat ve içtima‘lar zevc ile zevceden…

Read More

Kalple Dil  Kalbi olanların dili yok, dili olanların kalbi yok. Yoksa bugün Türk şiiri ve nesri taş yürekleri eriten bir şey olurdu; bu devir bir taraftan ağrılarıyla, sızılarıyla, acılarıyla, ölümleriyle, matemleriyle, hasretleriyle, bir taraftan da atılışlarıyla, isyanlarıyla, ümitleriyle, emelleriyle, harikalarıyla o kadar feyyaz bir devirdir. Büyük millet şerefli zamanlarında lisânını Yûnus Emre ve Süleyman Çelebi gibi, Fuzûlî ve Bâkî gibi, Nef‘î ve Nedim gibi, saz şairleri gibi öz oğullarına emanet etmişti. Onlardan Allâh’ın büyüklüğünü, Peygamberi’nin vasıflarını, kahramanların menkıbelerini, âşıklarının elemlerini, gençlerinin hevâ ve heveslerini, ihtiyarlarının düşüncelerini asırlarca dinledi. O şairler öldüler. Milletten emanet aldıkları lisânı keşke beraber götürselerdi, götürme[d]iler; kâtiplere…

Read More

İlm-i Sarf ve Nahiv İlm-i sarf kelimâtın iştikak ve tasrîfinden yani sîğalarına kâ‘ide üzere tağayyür edeceğinden ve ilm-i nahiv dahi i‘râbdan yani evâhir-i kelimâtın ne vechile telaffuz olunmasından bahseder. Kavâ‘id-i lisânın bu vechile sarf ve nahve taksîmi Arabî’ye mahsustur. Elsine-i sâirede yekdiğerinden tefrîk olunmayıp ikisine birden kavâ‘id-i lisân ıtlâk olunur. Fi’l-asl ulemâ-yı Arab beyninde dahi ilm-i sarf nahivde münderic olarak ikisi bir ilim addolunur idi. Fakat lisân-ı Arabiyye’nin esâs-ı dîn olarak bizce derkâr olan ehemmiyeti cihetiyle kavâ‘idi ziyâde tevessü‘ eylediğinden mu’ahharan iki ilm-i mahsûsa taksim kılınmıştır. Bizim bu mahalde kendi lisânımız olan Türkçe’nin kavâ‘idinden bahs etmekliğimiz lazım gelir ise de…

Read More

Terbiye Tâlî Tahsilde Vahdet -5- Ayrılıklarımız nereden geliyor? Sultânî tedrîsâtı hakkında yazdığımız makalelerin dördüncüsünde tâlî tahsilde vahdet meselesi mevzû‘-i bahs etmiştim. Fakat o makale nihayet bir mukaddime mâhiyetinde idi. Burada ise doğrudan doğruya o mevzûya dâhil oluyorum. Malumdur ki ayrılıkları def ü ref‘ edebilmek birleşilen noktaları bulmakla, birleşmekte; o ayrılıkların mâhiyet ve sebeplerini keşfetmekle mümkündür. Geçen defa biz gayet umûmî ve beşerî bir tarzda insanlar arasındaki müşterek evsâf ile mütebâyin evsâfı dilimiz döndüğü derecede kâri’lerimize hatırlatmaya çalışmıştık. Artık burada, kendi memleketimizdeki mevcut irfan müesseselerine bakıp onlar hakkında fikirlerimizi beyân edebiliriz. Her demokrat millette olduğu gibi -resmen- bizde de mu‘ayyen “sınıf…

Read More

Kudretullah Birinci inkılâb-ı Osmânî’nin eyyâm-ı pîşîninde “Tahayyür” ser-nâmesiyle o sırada intişâr etmekte olan “Şark” gazetesine yazdığımız bir makalede îrâd eylemiş olduğumuz fıkra-i tarihiyyeyi şuraya naklediyoruz. Cenâb-ı Risalet-me’âb-ı A‘zam sallallâhu  Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem efendimizin âlem-i bâlâyı teşriflerini müteâkip pîrâye-bahş-ı serîr-i hilâfet olan Hazret-i Sıddîk-ı Ekber’in peder-i muhteremleri Ebû Kuhâfe radıyallâhu ‘anh o sıralarda Mekke-i Mükerreme’de bulunuyor idi. Haber-i intikâl-i Resûl-i Ekrem ile ahbâr-ı cülûs-i Halîfe-i Mükerrem Mekke-i Müşerrefe’ye aks-endâz olunca derûn-i şehirde bir gulgule peydâ oldu. Peder-i Sıddîk bu telaşın sebebini tahkîk etti. Mâ-vaka‘ kendisine söylendi. Müşârün-ileyh kemâl-i hayret ve isticâb ile “Ya Rab senin kaldırdığını koyacak, koyduğunu kaldıracak yoktur”…

Read More

Yazı Dili Konuşma dili kendiliğinden husûle geldiği halde yazı dili her lisanda behemehâl bir îcâda tevakkuf etmiştir. Evvelkisi hiç hissedilmeden öğrenildiği halde ikincisi bir ilim gibi tahsîle mütevakkıftır. Yazı dilinin bu ehemmiyeti dolayısıyladır ki eski Firenk milletleri yazının menşe’ini ilâhî bir ilhâma atfetmişlerdir. ‘İbrânîler, eski Mısırlılar, eski Yunânîler hep bu i‘tikatta bulunmuşlardır.  Yazının îcâdı karşısında bulunan ilk insanlar onun fâ’idesine ve yapacağı hizmetlere hayran olmaktan ziyade yazıdan ürkmüşlerdir. Çünkü onda hem iyilik, hem de kötülük yapabilecek bir sihir kudreti görmüşlerdir. Bu zihniyet hâlâ ümmî olan halkta aynen ber-devamdır. Halkın mektebe karşı duyduğu tevahhuşun kökleri hep yazı korkusundadır. Medresenin tereddî devresinde…

Read More

Tâlî Tahsilde Vahdet -4- [Felsefe Tedrisâtı makale serisinin devamı] Asrın ulemâsı, hukemâsı ve din, ahlâk ve hukuk gibi şu‘ûbât-ı içtimâ‘iyye mütehassısları –diyebilirim ki bilâ istisnâ– insanlar arasında mevcut nifak ve iftirâkın esbâbını arayıyor ve bu mühim mesele-i hayatiyyeyi diğer bütün mesâ’ile pek haklı olarak takdîm ediyorlar. Nitekim tarih-i medeniyet bu feyizli tetkîkâta hayatını hasretmiş pek çok büyük adamları bize bildiriyor. Bunlar cild-i arz üzerinde şişkin bir damar gibi kıvrılıp giden i‘tibârî ve ârızî hudutların insâniyyetin bünyesinde ne gibi te’sîrât-ı menfiyye îkâ‘ eylemekte bulunduğunu; bu te’sîrâtın neticesinde, her biri bir ananın çocuğu oldukları hâlde aynı güneşin ziyâsı altında yaşamalarına rağmen yekdiğerinin…

Read More

İskolastik[1] Mecmû‘a-i Ebü’z-Ziyâ’nın 149 numaralı nüshasında “iskolastik” ünvanlı bir makale hayretimi celbetti de, o makale hakkında bir iki söz söylemekten kendimi alamadım. Makalenin tarz-ı ifadesi bir musâhabe, hey’et-i mecmû‘ası medâris-i İslâmiyye’de tedrîs olunan ulûmun bir hiçten başka birşey olmadığına iman, gâye-i hakîkiyyesi de bunların ortadan kaldırılmasının vücûbuna istidlâldir. Makale sahibinin afvına mağrûran söylüyorum –der-endîşâne değil– biraz avâm-firîbâne yazılmış. Çünki iskolastik tabirinin tefsirinden çıkarak câzibe-i arz meselesinde bir zâtın fakat [sadece] sarf, nahiv, mantık, me‘ânî, bedî‘, beyân okumuş eslâfdan ancak Aristo’yu teslîm eder, başkasını hiçe sayar. Türkçe yazılmış bazı kütüb-i fenniyeyi gözden geçirmiş, her mübâhaseye karışır, neticede hasmını bir kıyâs-ı mantıkî…

Read More

Mütâla‘a-i Mahsûsa Islâh-ı Tedris Hakkında Medârisimizin bugünkü hâl-i esef-engîz-i harâbîsine şöyle bir atf-ı nigâh eden erbâb-ı hamiyyet ve vicdan, ashâb-ı fazîlet ve îmânın sirişk-efşân-ı teessür olmaması kâbil midir? Hele şu son senelerde tâ kalbgâhına saplanılan nâhun-i istibdad, zaten vâdî-i hasar ve muhâtaraya yuvarlanıp gitmekte olan o dârü’l-fezâ’ ile ne kadar dilsûz bir vaz‘-ı gurbet-âbâd vermiştir. Devr-i güzîn-i meşrûtiyyet; dest-i nermîn-i adaletiyle devâsâz-ı memleket, çehre-nevâz-ı ümmet olmasaydı erbâb-ı hamiyyet bilmem ne zamana kadar için için ağlayacaklardı. El-minnetü li’llah her ânını bin türlü azâb-ı elîm içinde geçirdiğimiz o devr-i i‘tisaftan kurtulduk. Artık ümmetin etıbbâ-yı rûhâniyyesi o iltiyâm-nâ-pezîr bir hâle gelen cerîhalara devâ-sâz…

Read More

Medâris-i İlmiyye Bugün şüphe ve tereddüt götürür mevâddan değildir ki, hayat-ı milliyye ancak ilm ü hünerle kâimdir. Bu ilm ü hüner ise dînî, millî, medenî gibi taksîmât-ı asliyyeye inkisâm eder. Garb akvâm-ı mütemeddinesi nazarında malûmât-ı dîniyye denilince sırf akâid ve felsefe-i diyânet vârid-i hatır olur. Bizde şerîat-ı garrâ-yı İslâmiyyede malûmât-ı dîniyye denildiği vakit bu tabirde münderic olan makâle ve mana o kadar mahdûd olmayıp bir heyet-i ictimâiyyenin dünya ve âhiretini ma‘mûr edecek ulûm ve fünun hatıra gelir. Bizde ma‘ârif-i dîniyye tefsir, hadis, usûl-i fıkıh, furû‘-i fıkıh, ilm-i kelam, felsefe-i İslam gibi bir takım ulûm-i ‘âliyyedir. Buna mukaddime olmak üzere on…

Read More

Ulûm-i İslâmiyye -3- (Mâ ba’d) Buraya kadar serdettiğimiz mebâhis ʿulûm-i İslâmiyye’nin me’haz ve maksadı hakkında bir fikr-i mücmel hâsıl edebilmek için bast edilmiş idi, şimdi maksada şurûʿ edelim. Me’hazı kitâb-ı kâinât ile kitâb-ı hitâb olan ʿulûm-i İslâmiyye’nin şuʿubât-ı şettâsı bir maksatta, saâdet-i insâniyye maksadında iştirâk eder ki, dîn-i hakkın gâyet-i hikmeti dahi bundan ibarettir. Malûm-i ûli’n-nühâ olduğu üzere saâdet her insanın aksâ-yı âmâlidir, fakat saâdet bir mefhûm-i küllî, bir mana-yı şâmildir. Tarfetü’l-‘aynde gelip geçen bir safâ-yı ruhânî veya cismanîye ıtlak olunabildiği gibi nâmütenâhî bir nimet-i ebediyyeye de sâdık olur. Saâdet-i fâniyye, saâdet-i ebediyye diye yâd olunur. Bazı insanlar saâdet-i ebediyyeyi…

Read More

Bekâ Din ile Kâimdir İlme’l-yakîn bilinmelidir ki, kâinatta bekâ-yı vücûdumuz, ancak din ile kâ’imdir. Bir din ki, saâdet-i beşeriyyeyi –fevka’l-ʿukûl– te’mîn etmiştir. ‘Ulüvv-i şânını anlamak isteyenler târîh-i İslâm’a mürâca‘at edebilirler. Yahut –ulûm-i şettâda mütebahhir, hasîsa-i insaf ve nasafet ile mütenevvir iseler– Hazret-i Kur’ân-ı Hakîm’in ahkâm-ı hidâyet-nisârından keşf-i hakîkiyyet ederler. Erbâb-ı ilme malumdur ki, dîn-i İslâm’ın hakâ’ik-i ‘âliyesine vukuf, irfan ve kemâle mevkuftur. İlim, dîn-i İslâm ile mukâbele edilince –hurşîd-i âlem-ârâya arz-ı vücûd eden zerreler gibi– kesb-i hayât eder. Edyân-ı sâire, ilme tekâbül edince –âfitâb-ı temmuza maruz olan– kütle-i berf hâlini alır. Bugün memâlik-i garbiyyede tecellî eden envâr-ı medeniyet –ahkâm-ı gayr-i…

Read More

‘Umdetü’l-Îkân Dünya mükerrem âdeme nişîmengâh olduğu gün pişgâh-ı Hüdâ’da nâm-ı beşeriyyete secde edilerken tavk-i kudret tebcil olunmuştu. Vakit vakit peygamberân-ı ‘izâm ve rusül-i kirâm ba‘s olarak mu‘âşeret-i hayâtiyye rahle-i ümmette okunmaya ve âlem-i imkânın da esrâr-ı u‘cûbesi birer birer ihtiyâcât-ı beşeriyyeye sokulup işe yaramaya başladığı zaman, insanlar kavânîn-i tabî‘iyyeden ders görmeye alışmıştılar. Suyun niçin en esfel nikâtı intihap ettiğini, ateşin niçin her zaman yaktığını, gördüğümüz koca koca ağaçların küçük küçük tohumlardan yetiştiğini ve bu ağaçların bekâ-yı nev‘leri için yeni yeni tohumlar tevlid ettiğini düşündüler. Semâda güneşin ve kamerin seyrini, tulû‘ ve ğurûbunu ve semâdaki mevcûdât-ı sâirenin ahvâlini bile nazar-ı itibâra…

Read More