Terbiye Tâlî Tahsilde Vahdet -5- Ayrılıklarımız nereden geliyor? Sultânî tedrîsâtı hakkında yazdığımız makalelerin dördüncüsünde tâlî tahsilde vahdet meselesi mevzû‘-i bahs etmiştim. Fakat o makale nihayet bir mukaddime mâhiyetinde idi. Burada ise doğrudan doğruya o mevzûya dâhil oluyorum. Malumdur ki ayrılıkları def ü ref‘ edebilmek birleşilen noktaları bulmakla, birleşmekte; o ayrılıkların mâhiyet ve sebeplerini keşfetmekle mümkündür. Geçen defa biz gayet umûmî ve beşerî bir tarzda insanlar arasındaki müşterek evsâf ile mütebâyin evsâfı dilimiz döndüğü derecede kâri’lerimize hatırlatmaya çalışmıştık. Artık burada, kendi memleketimizdeki mevcut irfan müesseselerine bakıp onlar hakkında fikirlerimizi beyân edebiliriz. Her demokrat millette olduğu gibi -resmen- bizde de mu‘ayyen “sınıf…
Yazar: İKAN Akli İlimler Merkezi
Kudretullah Birinci inkılâb-ı Osmânî’nin eyyâm-ı pîşîninde “Tahayyür” ser-nâmesiyle o sırada intişâr etmekte olan “Şark” gazetesine yazdığımız bir makalede îrâd eylemiş olduğumuz fıkra-i tarihiyyeyi şuraya naklediyoruz. Cenâb-ı Risalet-me’âb-ı A‘zam sallallâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem efendimizin âlem-i bâlâyı teşriflerini müteâkip pîrâye-bahş-ı serîr-i hilâfet olan Hazret-i Sıddîk-ı Ekber’in peder-i muhteremleri Ebû Kuhâfe radıyallâhu ‘anh o sıralarda Mekke-i Mükerreme’de bulunuyor idi. Haber-i intikâl-i Resûl-i Ekrem ile ahbâr-ı cülûs-i Halîfe-i Mükerrem Mekke-i Müşerrefe’ye aks-endâz olunca derûn-i şehirde bir gulgule peydâ oldu. Peder-i Sıddîk bu telaşın sebebini tahkîk etti. Mâ-vaka‘ kendisine söylendi. Müşârün-ileyh kemâl-i hayret ve isticâb ile “Ya Rab senin kaldırdığını koyacak, koyduğunu kaldıracak yoktur”…
Yazı Dili Konuşma dili kendiliğinden husûle geldiği halde yazı dili her lisanda behemehâl bir îcâda tevakkuf etmiştir. Evvelkisi hiç hissedilmeden öğrenildiği halde ikincisi bir ilim gibi tahsîle mütevakkıftır. Yazı dilinin bu ehemmiyeti dolayısıyladır ki eski Firenk milletleri yazının menşe’ini ilâhî bir ilhâma atfetmişlerdir. ‘İbrânîler, eski Mısırlılar, eski Yunânîler hep bu i‘tikatta bulunmuşlardır. Yazının îcâdı karşısında bulunan ilk insanlar onun fâ’idesine ve yapacağı hizmetlere hayran olmaktan ziyade yazıdan ürkmüşlerdir. Çünkü onda hem iyilik, hem de kötülük yapabilecek bir sihir kudreti görmüşlerdir. Bu zihniyet hâlâ ümmî olan halkta aynen ber-devamdır. Halkın mektebe karşı duyduğu tevahhuşun kökleri hep yazı korkusundadır. Medresenin tereddî devresinde…
Tâlî Tahsilde Vahdet -4- [Felsefe Tedrisâtı makale serisinin devamı] Asrın ulemâsı, hukemâsı ve din, ahlâk ve hukuk gibi şu‘ûbât-ı içtimâ‘iyye mütehassısları –diyebilirim ki bilâ istisnâ– insanlar arasında mevcut nifak ve iftirâkın esbâbını arayıyor ve bu mühim mesele-i hayatiyyeyi diğer bütün mesâ’ile pek haklı olarak takdîm ediyorlar. Nitekim tarih-i medeniyet bu feyizli tetkîkâta hayatını hasretmiş pek çok büyük adamları bize bildiriyor. Bunlar cild-i arz üzerinde şişkin bir damar gibi kıvrılıp giden i‘tibârî ve ârızî hudutların insâniyyetin bünyesinde ne gibi te’sîrât-ı menfiyye îkâ‘ eylemekte bulunduğunu; bu te’sîrâtın neticesinde, her biri bir ananın çocuğu oldukları hâlde aynı güneşin ziyâsı altında yaşamalarına rağmen yekdiğerinin…
İskolastik[1] Mecmû‘a-i Ebü’z-Ziyâ’nın 149 numaralı nüshasında “iskolastik” ünvanlı bir makale hayretimi celbetti de, o makale hakkında bir iki söz söylemekten kendimi alamadım. Makalenin tarz-ı ifadesi bir musâhabe, hey’et-i mecmû‘ası medâris-i İslâmiyye’de tedrîs olunan ulûmun bir hiçten başka birşey olmadığına iman, gâye-i hakîkiyyesi de bunların ortadan kaldırılmasının vücûbuna istidlâldir. Makale sahibinin afvına mağrûran söylüyorum –der-endîşâne değil– biraz avâm-firîbâne yazılmış. Çünki iskolastik tabirinin tefsirinden çıkarak câzibe-i arz meselesinde bir zâtın fakat [sadece] sarf, nahiv, mantık, me‘ânî, bedî‘, beyân okumuş eslâfdan ancak Aristo’yu teslîm eder, başkasını hiçe sayar. Türkçe yazılmış bazı kütüb-i fenniyeyi gözden geçirmiş, her mübâhaseye karışır, neticede hasmını bir kıyâs-ı mantıkî…
Mütâla‘a-i Mahsûsa Islâh-ı Tedris Hakkında Medârisimizin bugünkü hâl-i esef-engîz-i harâbîsine şöyle bir atf-ı nigâh eden erbâb-ı hamiyyet ve vicdan, ashâb-ı fazîlet ve îmânın sirişk-efşân-ı teessür olmaması kâbil midir? Hele şu son senelerde tâ kalbgâhına saplanılan nâhun-i istibdad, zaten vâdî-i hasar ve muhâtaraya yuvarlanıp gitmekte olan o dârü’l-fezâ’ ile ne kadar dilsûz bir vaz‘-ı gurbet-âbâd vermiştir. Devr-i güzîn-i meşrûtiyyet; dest-i nermîn-i adaletiyle devâsâz-ı memleket, çehre-nevâz-ı ümmet olmasaydı erbâb-ı hamiyyet bilmem ne zamana kadar için için ağlayacaklardı. El-minnetü li’llah her ânını bin türlü azâb-ı elîm içinde geçirdiğimiz o devr-i i‘tisaftan kurtulduk. Artık ümmetin etıbbâ-yı rûhâniyyesi o iltiyâm-nâ-pezîr bir hâle gelen cerîhalara devâ-sâz…
Medâris-i İlmiyye Bugün şüphe ve tereddüt götürür mevâddan değildir ki, hayat-ı milliyye ancak ilm ü hünerle kâimdir. Bu ilm ü hüner ise dînî, millî, medenî gibi taksîmât-ı asliyyeye inkisâm eder. Garb akvâm-ı mütemeddinesi nazarında malûmât-ı dîniyye denilince sırf akâid ve felsefe-i diyânet vârid-i hatır olur. Bizde şerîat-ı garrâ-yı İslâmiyyede malûmât-ı dîniyye denildiği vakit bu tabirde münderic olan makâle ve mana o kadar mahdûd olmayıp bir heyet-i ictimâiyyenin dünya ve âhiretini ma‘mûr edecek ulûm ve fünun hatıra gelir. Bizde ma‘ârif-i dîniyye tefsir, hadis, usûl-i fıkıh, furû‘-i fıkıh, ilm-i kelam, felsefe-i İslam gibi bir takım ulûm-i ‘âliyyedir. Buna mukaddime olmak üzere on…
Ulûm-i İslâmiyye -3- (Mâ ba’d) Buraya kadar serdettiğimiz mebâhis ʿulûm-i İslâmiyye’nin me’haz ve maksadı hakkında bir fikr-i mücmel hâsıl edebilmek için bast edilmiş idi, şimdi maksada şurûʿ edelim. Me’hazı kitâb-ı kâinât ile kitâb-ı hitâb olan ʿulûm-i İslâmiyye’nin şuʿubât-ı şettâsı bir maksatta, saâdet-i insâniyye maksadında iştirâk eder ki, dîn-i hakkın gâyet-i hikmeti dahi bundan ibarettir. Malûm-i ûli’n-nühâ olduğu üzere saâdet her insanın aksâ-yı âmâlidir, fakat saâdet bir mefhûm-i küllî, bir mana-yı şâmildir. Tarfetü’l-‘aynde gelip geçen bir safâ-yı ruhânî veya cismanîye ıtlak olunabildiği gibi nâmütenâhî bir nimet-i ebediyyeye de sâdık olur. Saâdet-i fâniyye, saâdet-i ebediyye diye yâd olunur. Bazı insanlar saâdet-i ebediyyeyi…
Bekâ Din ile Kâimdir İlme’l-yakîn bilinmelidir ki, kâinatta bekâ-yı vücûdumuz, ancak din ile kâ’imdir. Bir din ki, saâdet-i beşeriyyeyi –fevka’l-ʿukûl– te’mîn etmiştir. ‘Ulüvv-i şânını anlamak isteyenler târîh-i İslâm’a mürâca‘at edebilirler. Yahut –ulûm-i şettâda mütebahhir, hasîsa-i insaf ve nasafet ile mütenevvir iseler– Hazret-i Kur’ân-ı Hakîm’in ahkâm-ı hidâyet-nisârından keşf-i hakîkiyyet ederler. Erbâb-ı ilme malumdur ki, dîn-i İslâm’ın hakâ’ik-i ‘âliyesine vukuf, irfan ve kemâle mevkuftur. İlim, dîn-i İslâm ile mukâbele edilince –hurşîd-i âlem-ârâya arz-ı vücûd eden zerreler gibi– kesb-i hayât eder. Edyân-ı sâire, ilme tekâbül edince –âfitâb-ı temmuza maruz olan– kütle-i berf hâlini alır. Bugün memâlik-i garbiyyede tecellî eden envâr-ı medeniyet –ahkâm-ı gayr-i…
‘Umdetü’l-Îkân Dünya mükerrem âdeme nişîmengâh olduğu gün pişgâh-ı Hüdâ’da nâm-ı beşeriyyete secde edilerken tavk-i kudret tebcil olunmuştu. Vakit vakit peygamberân-ı ‘izâm ve rusül-i kirâm ba‘s olarak mu‘âşeret-i hayâtiyye rahle-i ümmette okunmaya ve âlem-i imkânın da esrâr-ı u‘cûbesi birer birer ihtiyâcât-ı beşeriyyeye sokulup işe yaramaya başladığı zaman, insanlar kavânîn-i tabî‘iyyeden ders görmeye alışmıştılar. Suyun niçin en esfel nikâtı intihap ettiğini, ateşin niçin her zaman yaktığını, gördüğümüz koca koca ağaçların küçük küçük tohumlardan yetiştiğini ve bu ağaçların bekâ-yı nev‘leri için yeni yeni tohumlar tevlid ettiğini düşündüler. Semâda güneşin ve kamerin seyrini, tulû‘ ve ğurûbunu ve semâdaki mevcûdât-ı sâirenin ahvâlini bile nazar-ı itibâra…
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱللَّهَ خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ بِٱلۡحَقِّ (İbrâhim/19) Allah ‘Azîmü’ş-şân Te‘âlâ ve Tekaddes Hazretleri bu âyet-i celîleden sonra vereceği hükmü bu âyete binâ etmiş olduğu için bir kere bu esası îzâh etmek lazımdır. Kuvve-i bâsıra-i insâniyyenin ve dolayısıyla bütün hissiyyât-ı beşeriyyenin mâddeten ve ma‘nen te‘alluk ve idrak eylediği mülk ve melekût -semâvât ve arz- şu mecmû‘a-i mükevvenâtın sûret-i tekvîninde ve tedvir ve idaresinde -ibtidâsında ve ğâyesinde- sabit bir hakîkat var ki, o hakîkat-ı sabiteyi âlemde hiçbir tekevvün iptal edemiyor ve bütün evzâ‘-i felekiyye ve tahavvülât-ı arziyye o hakîkate muhtelif sûretlerle temastan ibaret kalıyor. Hasılı, bu…
Oruç İbâdetinin Rûhu ve Manâsı Oruç, mü’minlere Allah Teâlâ’nın Rezzâk-ı Kerîm olduğunu, kulların Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğunu ve ihtiyaçlarının yalnız onun tarafından giderileceğini öğreten bir eğitim mektebidir. İnsan dâima ihsanların ve nimetlerin içerisinde yaşarsa Allah’ın rezzak ve ihsan edici olduğunu unutabilir. Allah Teâlâ Hazretleri bu unutkanlıklardan insanı kurtarmak için orucu emretmiştir. Orucun bizlere Allah Teâlâ’yı hatırlatıp tanıtan bir ibadet olduğunu, orucu tutmamızı emreden ve oruç ibadeti ile ilgili emir ve yasakları bizlere bildirenin Allah Teâlâ Hazretleri olduğunu bilmeliyiz. Kul oruca niyet ettiği andan itibaren Allah’ın rızasını kazanmak için gayret edip beşerî duygu ve irâdesini Allah Teâlâ’ya teslîm ederek bu niyet…
Son Lâ-İlmî Felsefe Cereyanları ve Türkler İbsen [1828-1906], “Peer Gynt” adlı sembolik tiyatro parçasında, vusta-yı hayatı kabul etmeyen bir tip yaşatmak istiyor; öyle bir tip ki, tasavvur ettiği gayeye ermek için çeşit çeşit karışık yollardan gidiyor: Gâh yalancı, gâh peygamber, gâh müteşebbis, gâh mütaharrî oluyor, ve nihayet görüyor ki, bütün bu “akıl yardımıyla” tecrübe ettiği şeyler onu gayeye îsal şöyle dursun, hep kâzib, hep şekil ve kabuktan ibarettir ve kendisi, asıl gayenin özüne bile temas etmemiştir. Bunun üzerine tekrar baştan başlıyor ve tasarladığı o yüksek gayeye, “hayatı yaşayarak” en kısa yoldan dosdoğru gidiyor. İşte bunun gibi aklî ve ilmî felsefenin…
Miraç Hadisi ve Fethu’l-Bârî’de İlgili Yerin Şerhindeki Bazı Nükteler Bu metin, Sahîh-i Buhârî’de yer alan Mi‘rac hadisine, Fethu’l-Bârî’de zikredilen şerhin bir bölümünden ibarettir. Söz konusu şerh, Allah Resûlü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- Burak üzerinde semâlara yükselişi esnasında bazı peygamberlerle karşılaşmasını konu edinmektedir. İbn Hacer Hazretleri, bu bağlamda, adı geçen peygamberlerin zikredilmesindeki hikmet ve hususiyete dair tahliller nakletmektedir. Biz de bu pasajı, Hâfız İbn Hacer el-Askalânî’nin Fethu’l-Bârî adlı eserinden iktibas ettik. Sahih-i Buhârî’de zikredilen hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: Allah’ın Nebîsi (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara, İsrâ’ya götürüldüğü geceyi şöyle anlattı: “Ben Hatîm’de —bazı rivayetlerde Hicr’de— uzanmış durumdayken bana bir kişi geldi.…
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ (Bakara/185) Bu âyet-i celîlede şehr-i Ramazan ile nüzûl-i Kur’ân ve farziyyet-i sıyam gib üç mesele-i mühimme beyan buyurulmuştur. Zâhirde bu meseleler yekdiğerine o kadar hâ’iz-i nisbet değil gibi zan olunur. Mefâd-ı celîl-i hükm-i ilâhîyi îzah ile mesâ’il-i selâsenin münasebet-i asliyye ve âsâr-ı hikemiyye ve ameliyyesini beyan edeceğiz. Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: Ramazan ayı kendisinde Kur’ân inzâl olunan bir aydır. Kur’ân ise nâsa hüdâ-yı mahz olup mâddeten ve hükmen beyyinât-ı hüdâyı câmi‘ olduğu gibi hey’et-i mecmû‘asıyla furkandır (mi‘yâr-ı hakk…
Rûhiyyât İlmin, mebde’ veya ‘umdeleri itibariyle kısmeti Bugünkü mektepli münevverlerimizin bir kısmında bir vakitlerin “kara kitap”ta nice akar suların durması lazım geldiğine kâni olan zihniyeti yerine, ne dense “ilim” nakaratı kâim olmaya başlamıştır. Bunlara göre ilim mevzû‘una dahil olmuş bütün hâdisat her türlü şek ve şüpheden âzâde ve her suretle kâbil-i tahkik ve ispat bir takım hakikatlerdir. Binâenaleyh ilim nâmı altında ne görüp ne okumuşlarsa, bunlarda son ve ebedî hakikatleri öğrenmiş olduklarına kânidirler. Bu sebeple ilmin temellerini bir kere olsun tahkik etmek ve gayesini anlamak akıllarına bile gelmemiştir. Bu tasasızlığı, ilmin yalnız tatbikat ve cihet-i ameliyesini meslek edinmiş kimseler…
MANTIK TARİHİ YAZIMININ İMKAN VE SINIRLARINA DAİR BİRKAÇ NOT Müellif: Abdurrahman Beşikci Tarih: 12 Rebiülahir 1446 (15 Ekim 2024) Yayım Yeri: Bir İlim Merkezi Olarak İstanbul II: Fetih’ten Tanzimat’a Osmanlı’da Dini Düşünce, Ensar Yayınları, 2025. Osmanlı ulemasının gösterdiği ilgiye binaen mantık, Osmanlı konulu çalışmalarda muhakkak surette dikkate alınmalıdır. Zira bir Osmanlı aliminin zihin dünyasını teşkil eden unsurlardan biri de mantıktır. Dolayısıyla Osmanlı’daki mantık eğitimi, Osmanlı ulemasının kaleme aldığı eserlerin anlaşılmasında zemin teşkil edecektir. Zira kem âlet ile kemâlât olmaz ve mantık, insan zihninin en temel aletidir. Osmanlı ulemasının mantıkla kurduğu ilişkinin anlaşılması ve anlamlandırılması ise iki aşamada mümkündür: (i) Mantık tahsili, (ii) Mantık…
Ulûm-i İslâmiyye -2- Üçüncü nüshasından mâ-ba’d اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فٖٓي اَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىؕ وَاِنَّ كَثٖيراً مِنَ النَّاسِ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ (Rûm/8) Akl-ı beşer marifetullah için evvel emirde kitâb-ı kâinâtın sütûr-i hikmet-meşhûnuna atf-ı nazar-ı ibtisar edince gerçi isbât-ı vâcibü’l-vücûda rehyâb-ı muvaffakiyyet olur. Fakat isbât-ı vâcib bir idrâk-i mücmeldir ki -gayet karanlık bir gecede yoldan giden bir yolcunun yanı başında bir hareket vâki‘ olmasından orada kendisinden başka bir şeyin mevcut olduğuna katiyyen hükmettiği ve sonra da kendisine karşı “Adam sende orada hiç bir şey yok iken, sen evhâma kapılmışsın” denilmiş olsa şiddetle müdâfa‘a edeceği,…
Din Tabii, Din Umumi -2- Enbiyânın Teblîğ Eylediği Din-i İlâhînin Erkân-ı Mühimmesi Enbiyâ-yı kirâm hazerâtının vahy-i ilâhî olarak tebliğ eyledikleri “din-i ilâhî” esas itibariyle itikat, aʿmâl, ahlaktan ibaret üç rüknü ihtiva etmektedir. İtikat kısmını şu esaslar teşkil eder: 1) Bütün kâinatın hâlık ve nâzımı olan bir vâcibü’l-vücûda ve o vâcibü’l-vücûdun sıfât-ı kemâliyye ile muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna iman (tevhid ve tenzih). 2) Meʿâd ve mesuliyyete (âhirete) iman. 3) Fetânet, emânet ve kemâlât-ı sâire ile mümtâz ve vâcibü’l-vücûd tarafından beşeriyete mebʿûs bir peygamberin “vahiy” suretiyle telakkî-i ahkâm ederek beşeriyete tebliğ eylediğine iman. 4) Meleklere iman[1] 5) Hâlık’ın sıfât-ı kemâliyyesini beyân…
Terbiye Felsefe Tedrîsâtı -3- Tecrübî felsefenin bize öğrettiği en büyük hakikatlerden biri de insanların en evvel muhitlerinde tesadüf ettikleri eşyayı tanımaya başladıkları ve yavaş yavaş tetâbük-i fi‘lî tekûmül ettikçe müşahhas olanlardan sonra mücerret olanları da idrake muktedir olabildikleri esasıdır. Pek küçük bir yaşta iken annesini, babasını tanıyıp bilen bir yavru, annelik ve babalığı ancak uzun seneler geçtikten sonra öğrenebiliyor. Çünkü ana ve baba, müşahhas vücutlardır; onları tanımak basit ameliyye-i rûhiyye ile, hatta sadece ihsâsât ile mümkündür. Fakat analık, babalık bir keyfiyettir ve tamamen mücerret bir mefhumdur. Onun içindir ki bunları anlayabilmek çocuğun fikren tekâmül etmesine vâbestedir. Bu hal bütün tedris…
