Din-i Tabîʿî, Din-i Umumî
Asr-ı âhîrde Avrupa mütefekkirlerini din taharrîsine sevk eden esbab -din-i tabîʿî taraftarları- din-i tabîʿînin esasları hakkında Jul Simon, Karo (?), Fonsegrive’nin (?) fikirleri -din-i tabîʿînin erkân-ı mühimmesi- din-i tabîʿînin usul ve fürûʿu hakkında izahat -enbiyânın teblîğ eylediği din-i ilâhînin erkân-ı mühimmesi- enbiyâya mensup olan edyân-ı münzele ile felâsifenin lüzum gösterdikleri din-i tabîʿî arasında mukayese -din-i tabîʿî, edyân-ı münzeledeki esasât-ı tabîʿîyyeden başka bir şey midir? – din-i hak ve şerâʾiti: vahdet-i hakikiyye ile muttasıf bir vâcibü’l-vücûda müstenit olması; baʿsü baʿde’l-mevt itikâdını hâvî olması, enbiyâdan birine mensup ve bütün enbiyâyı musaddık bulunması…
Bazı Avrupa mütefekkirlerinin din taharrîsine sevk eden esbab:
Burada din-i tabîʿîden maksadımız, bazı Avrupa mütefekkirleri tarafından vicdanların din ihtiyacını tatmin, cemiyetlerin ahenk ve intizamını temin için kabul olunan; itikadî ve amelî bazı esasları muhtevî; bir şekil dinidir. Binâenaleyh böyle bir dinin -onlarca- ne gibi erkân ve kavâʿid üzerine müesses bulunduğunu tetkik etmezden evvel Avrupa mütefekkirlerini böyle bir din taharrîsine sevk eden esbâbı hulâsaten arz etmemiz lazımdır.
Malumudur ki: Garpta kendilerine din hâmîsi süsünü verenlerin din namına irtikab eyledikleri envâ-ı mezâlim, ifrât-perverâne hatalar, Hıristiyanlığın almış olduğu şekl-i hurâfî on altıncı asırdan itibaren birtakım mütefekkirlerin dine karşı şiddetle mühâcemâtını tevlid etmiş ve bunun da neticesi olarak din hâmîleri; her türlü teşebbüslerine rağmen mukâvemet edemeyerek erbâb-ı ilme mağlup olmuşlar ve bu suretle kilise hüküm ve nüfuzunu gâib etmiş, kilisenin din namına icra eylediği mezâlime nihayet verilmişti.
Maʿmâfîh bu galibiyet ve mağlubiyetten sonra ulûm-i tabîʿîyye ve felsefe-i hissiyye erbâbı da evvelkilerin düştüğü ifrat ve tefrîte düşmekten kendilerini alamamışlardır; çünkü galipler için en doğru usul, akâidin sağlam cihetlerini ayırıp halkı oraya sevk etmek idi, hâlbuki böyle yapmadılar: Muʿtekadât aleyhine tevcih ettikleri mühâcemât-ı şedîde neticesinde o kuyûddan kurtulunca hak, bâtıl ne kadar muʿtekadât varsa hepsi terk edildi. Din, muʿtekadât namına hiçbir şey kalmadı. Her birisi kendine mahsus bir mezhep icat ederek ona göre harekete başladı. Halk bittabi hangi tarafın meslek-i şâyân-ı itimat olduğunu tefrik edemediğinden bunların hepsine karşı bîgâne kalıyordu.
Esasât-ı diniyyenin terk edilmesi yüzünden zuhur eden muhtelif fırkaların her birisi mevcûdiyet-i milliyenin esasını sarsacak, bünyân-ı devleti zîr ü zeber edecek bir mahiyette idi. (Nitekim bugün o fırkalar yüzünden birçok memleketlerin hayatı tehdit altındadır.) Maʿmâfîh bu karışıklıklar aklı başında olan birçok mütefekkirleri düşündürmeye başladı, meydandaki hastalıkları teşhis ederek onun izâlesi çarelerini araştırmaya sevk etti. Pek çok tetkîkâttan sonra anladılar ki: Bu illetin mikrobu dinin fıkdânı, kalplerin nûr-ı imandan mahrumiyetidir. İşte bunun üzerinedir ki bu mütefekkirler, ruhların din ihtiyacını tatmin, beşeriyetin saâdetini temin için ihtiyâcât-ı maddiyye ve maneviyyeyi tatmin eden bir din-i umûmîye, yani metâlib-i cismâniyye ile metâlib-i rûhâniyye beynini âdilâne bir surette tevfik eden, birinin salâhını diğerine rapt eyleyen bir dinin lüzumuna kâni olmaya başladılar.
Hıristiyanlığın almış olduğu şekl-i hurâfî, şüphe yok ki bu mütefekkirlerin dimağlarını tatmin edemez idi. Bu hususta yalnız delil-i aklîye münkad olmak da doğru değil idi çünkü bunun da edvâr-ı mâziyyede görülen fesâdâta, teferruklara meydan açacağında şüphe edilemezdi. Binâenaleyh bu tarîki de bırakarak ellerindeki kavâid-i ilmiyye ile akâidin sahîh olan esaslarını yeniden aramaya başladılar ve nihayet vicdanların dîne ihtiyacını, cemiyetin ahenk ve intizâmını, beşeriyetin saâdetini temin için itikâdî, amelî, ahlâkî bazı esasâtı takrir ederek buna “din-i tabîʿî” namı verdiler ki tabiat-ı beşeriyyeye uygun, akla muvâfık bir din demektir.[1]
Din-i tabîʿî taraftarları:
Aşağıda zikrolunacak esasat dahilinde bir dinin pek çok taraftarları vardır. Ezcümle Fransız kibâr-ı felâsifesinden Jan Jak Ruso (1712-1778), Lamartin, Line (?), Mişle (?), Kineki (?) gibi Avrupaca büyük tanınmış olan zevat, hep bu diyânet-i cedîdenin mürevviçlerinden idi, hepsi böyle bir dinin lüzumuna kâni bulunuyorlar idi. Yakın zamanlarda Ernest Renan (1723-1892), Kiyo (?), Şoriye (?), Septiye (?), Jul Simon (1826-1888), Karo (?) (1829-1888), Fonssgrive (?) gibi felâsife de buna yeni bir kuvvet, büyük bir hikmet vermişlerdir. Hepsi bir din-i tabîʿînin lüzumundan bahsediyorlar. Binâenaleyh şimdi din-i tabîʿî namı verilen bu dinin -bu felâsifeye göre- ne gibi erkan ve kavâid üzerine müesses bulunduğunu izah ederek bunun esaslarını enbiyâ-yı zîşân (aleyhimüs’salâtü ve’s-selâm) hazerâtının vahy-i ilâhî olarak beşeriyete tebliğ eyledikleri dinin esasları ile mukayese etmemiz lazımdır.
Tabîʿîn esasları hakkında Jul Simon’a, Karo (?), Fonsegrive’in (?) fikirleri:
Beşeriyet için lüzum gösterilen din-i tabîʿînin ihtiva eylediği esasların nelerden ibaret bulunduğunu iyice anlayabilmek için evvelâ bu dinin en büyük taraftarlarından olan feylosof-ı şehîr Jul Simon’un bu mevzua dair ifâdât-ı âtiyesini tetkik edelim. Jul Simon diyor ki: Biz yaşadığımız müddetçe Cenâb-ı Hakk’ın bize inâyet-i ilâhiyyesi tahtında olarak tayin etmiş olduğu vezâifi ifa ederiz. Hayatımız hitâma erince o bizi ya nail-i sevap, yahut giriftâr-ı ʿikâb edecektir…
Muʿcib-i ecr ü sevap olacak hareket, insanın kendisine has olan kanun-ı tabiata itaat etmesi, hayır işlemesidir. Bu kanun ise kendi zatını muhafaza etmek, hasâis-i mevhûbesni terakkî ettirmek, ebnâ-yı nevʿini sevmek, onlara yararlıkta bulunmak, hâlıkına karşı ibadet eylemektir. Lakin insanın Allah’a edeceği ibadetin yolu nedir?..
Evet vazifesini eda etmek, amel-i hayırda bulunmak ayn-ı ibadettir. Muhabbet, saʿy ve amel, ihlas hep birer ibadettir; insanın vatanına karşı beslediği ihlas da Allah’a ubûdiyyettir. İşte diyânet-i tabîʿîyye de budur, ibadet-i tabîʿîyye de budur. Bizim bu mezhebimizin esasları pek vâzıhtır, gizli kapalı bir yeri yoktur.
O esaslara gelince: Her şeye kâdir olan hiçbir müessirden müteessir olmayan bir Allah’ın vücûduna iman etmektir ki, o vâcibü’l-vücûd kainatı yaratmış ve hepsini sabit ve umûmî kanunlar altına almıştır. Kezâlik bu hayât-ı fâniyedeki aʿmâlimizin mükafat veya mücâzâtını göreceğimiz bir hayât-ı uhrevînin vücûduna iman etmektir. İşte itikadımız bundan ibarettir.
İbadetimize gelince, o da kalbimiz hâlıka ve mahlûkuna karşı muhabbetle dolu olarak, vezâifimizi ifa hususunda sabit bir azmimiz bulunmak, amel-i hayra mülâzemet suretiyle meşiyyet-i ilâhiyyeye hizmet eylemektir…[2]
Jul Simon’un gerek buraya naklettiğimiz ifadeleri, gerek mütalaât-ı sairesi bize gösteriyor ki Jül Simon diyânet-i tabîʿîyyeyi beş esas üzerine tesis ediyor:
1) Bütün sıfat-ı kemâliyye ile muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh bir hâlık-ı alemin varlığına ve o hâlıkın umûmî ve sabit kanunlar ile bütün kainata hâkim olduğuna iman,
2) Buradaki aʿmâlimizin öldükten sonra, mükafat veya mücâzâtını göreceğimiz bir dâr-ı ahiretin varlığına iman,
3) Mahiyeti itibariyle cisimden başka ve gayr-i kâbil-i helak olan bir ruhun varlığını tasdik,
4) Cenâb-ı Hakk’a ibadetin lüzumunu kabul,
5) Vazife ve mücâzât esası üzerine müesses bir kanun-ı ahlakînin vücûdunu kabul…
Şimdi bir de Kar’nun (?) ifadelerini tetkik edelim:
“Kainatı yaradan, nazar-ı inâyetinden dûr tutmayan, avâlim-i kevniyyeden, nevʿ-i insanîden mütemeyyiz ve müstakil olan bir ilâh-ı mürîd vardır. Cism-i insanîde zeka ve hürriyetle muttasıf bir ruh mevcuttur ki: Bir zaman bu cism-i maddîde berâ-yı imtihan mahpus bulunacaktır. O ruhun isterse cismi tathir ve tasfiye ederek semaya doğru yükseltmek, isterse kendisini maddiyyât-ı kesîfe ile istînâs eyleyerek cismi de pespaye bırakmak dest-i iktidarındadır.
Taʿakkul ihtisâsın fevkindedir. İşte diyânet-i cedîdenin esası bir taraftan bunlara itikat etmektir, diğer taraftan da bütün hürriyetlerin aslı, menbaı olan hürriyet-i ahlakiyyeyi itidâlin nüfuzu altında bulundurmak, ahlak-ı fâzılaya kendi ismi hakikisini vermek -ki rûhu bi’t-tedrîc ʿalâʾik-i cismâniyyeden tahlîs ederek saat-i mevte kemâl-i zehâdetle âmâde bulunmaktır- daha sonra da kanun-ı terakkînin vücûdunu itiraf etmek. Fakat beşerin saadet-i maddiyye mirkâti üzerindeki teʿâlîsini hissiyyât-ı fâzıla cihetindeki irtikâsından ayırmamak şartıyla itiraf etmektir. Çünkü o saadeti, saadet-i hakikiyye haline getirecek ancak budur.”[3]
Karo’nun (?) fikrine göre “diyânet-i tabîʿîyye” şu esasları ihtiva ediyor:
1) Bütün kainattan mütemâyiz ve müstakil, sıfat-ı kemâliyye ile muttasıf bir Allah’ın, bir hâlıkın, bir nâzım-ı kainatın varlığına iman,
2) İnsanın cisimden ibaret olmayıp aynı zamanda zeka ve hürriyet ile muttasıf bir de ruh bulunduğuna ve bu ruh itibariyle hem en yüksek dereceye yükselmeye hem de en aşağı derekeye sükut etmeye müstaʿit bulunduğuna iman,
3) Taʿakkulün ihsâsın fevkinde olduğuna itikat,
4) Hürriyet-i ahlakiyyeyi bütün hürriyetlerin aslı ve menbaı olarak kabul etmek,
5) Hürriyet-i ahlakiyyede itidali tecavüz etmeyerek ahlak-ı fâzılayı imtihan etmek ve bu suretle ruhu tedrîcen ʿalâʾik-i cismâniyyeden kurtarıp sürat-i mevte kemâl-i zühd ve takva ile hazırlanmak. (Tabir-i diğerle hürriyet-i ahlakiyyeden maksat, ruhu ʿalâʾik-i cismâniyyeden kurtarıp kalbi tasfiye etmek, temiz vicdan, saf bir kalb ile ölmek.)
6) Kanun-i terakkînin vücûdunu itiraf etmek,
7) Beşerin maddeten yükselmesi, hakiki bir saadete mazhar olabilmesi için bu terakkînin hissiyyât-ı fâzıla cihetindeki terakkîden ayrı olmaması lazım geldiğini, yani maneviyat ile beraber gitmeyen terakkiyyât-ı mâddiyyenin insanlar için bir saadet-i hakikiyye olamayacağını itiraf etmek.
Fonsegrive (?), diyânet-i tabîʿîyenin esaslarını şu yolda beyan ediyor:
1) Cenâb-ı Hakk vardır,
2) İnsanlar Cenâb-ı Bârî’ye merbût ve tâbidirler,
3) İbadât birtakım vesâilden ibarettir, insanlara irade-i mahsûsalarıyla ibadet ve mezhep lazımdır.[4]
Şu ifadeler de din-i tabîʿî taraftarlarının umûmî mütâlaalarından müstahrectir: “Kainatta sıfat-ı kemâliyye ile muttasıf, şevâib-i noksaniyetten münezzeh bir Allah vardır, kâdir ve hakîmdir; bizden ve bizim aʿmâlimizden müstağnidir. Hiçbir şeye muhtaç değildir, kainatı öyle bir nizam-ı mahsûs üzere vazetmiştir ki ona nazar-ı imʿân ile bakanlar sıfat-ı kemâliyye-i ilâhiyyeyi hissen anlarlar. İşlediğimiz hayırdan hasıl olacak netice ancak kendi menfaatimize aittir.
“Cenâb-ı Hakk rahîmdir, rahmet ve reʾfeti vâsiʿdir. Dünyanın ıslah ve bekasını irade eder, insanın salâhını sever ve mahza onların faideleri için ibadât ile mükellef tutar. Rahîm ve şefîk olan Zât-ı Bârî’nin vazeylediği ibadât, hayat için sabit olan nevâmîs ve kavânîne mutabık ve tabiat-ı beşeriyyeye mülâyim olur, hiçbir vakit tabiat-ı beşeriyyeye muârız olmaz, onu mahve çalışmaz.
İbadet-i cismâniyye maksûd bizatihi değildir, tathîr ve tehzîb-i nüfus için birtakım vesâilden ibarettir. İbadette insanın şahsı ve nevi için büyük faideler, yüksek hikmetler vardır. Efʿâl-i ilâhiyye abes ve tenâkuzdan münezzehtir, binâenaleyh ibadet, kavâid-i tabiata, ihtisasât ve temâyülât-ı fıtriyyeye mülâyim olmalıdır…”[5]
Din-i tabîʿînin Erkân-ı mühimmesi:
Şimdi din-i tabîʿî taraftarlarının bu mevzuya dair serdettikleri şu mütâlaatın heyet-i mecmuası itibariyle tetkiki bize gösteriyor ki: Beşeriyetin saadeti için vazʿına lüzum gösterilen “diyânet-i tabîʿîye” üç mühim rükün üzerine bina kılınıyor:
1- İtikat,
2- İbadât,
3- Ahlak.
Din-i tabîʿînin usul ve fürûu
Şimdi bütün bu mütâlaatı nazar-ı dikkate alarak diyânet-i tabîʿîyenin usul ve fürûunu tafsîl etmek lazım gelirse deriz ki:
1- Kâffe-i sıfat-ı kemâliyye ile muttasıf, bilcümle noksan sıfatlardan münezzeh bir ilâh-ı kâdir ve muhtar vardır, kainatı yaratmış, sabit ve umumî kanunlar ile ona hâkim olmuştur. Kainata nazar-ı imʿân ile bakmak kudret-i ilâhiyyeyi anlamaya kâfîdir.
2- Burada yaptığımız iyi ve fena amellerin mükafatı veya mücâzâtını göreceğimiz bir alem-i ahiret vardır, orada ʿadl-i ilâhî tecellî eder.
3- Hakikati itibariyle cesetten başka olan ve ceset gibi çürüyüp helak olmak akıbetine maruz kalmayan bir ruha mâlikiz. Bu ruh bizi en yüksek bir mertebeye çıkarabildiği gibi en aşağı bir derekeye de sukût ettirebilir. (Bu esaslar, din-i tabîʿî taraftarlarının usûl-ı itikadını teşkil etmektedir.)
4- Mükafat ve mücâzât esası üzerine müesses bir kanûn-ı ahlakîyi kabul.
5- Nail-i mükafat olmak için ibadât etmek lazımdır.
6- Mûcib-i mükafat olacak ibadet, zatımıza mahsus olan kanun-ı tabiata itaat, Cenâb-ı Hakk’ın bize tayin etmiş olduğu vezâifi ifa etmek, benî nevʿimizi sevmek, onlara karşı amel-i hayırda bulunmaktır. Allah’a ve mahlukuna muhabbet ve ayn-ı ibadettir.
7- Cenâb-ı Hakk, bizden ve bizim aʿmâlimizden müstağnidir. İbadât ile mükellef olmamız ancak kendi faidemiz içindir çünkü memur olduğumuz hayır ve ibadet bir faide ve hikmeti mutazammındır.
8- Cenâb-ı Hakk insanlara karşı rahîm ve şefîk olduğundan ağır ve faidesiz şeylerle teklîf etmez. Onlar hakkında menfaat ve yüsr olan şeyleri teklîf eder.
9- Efâl-i ilâhiyye abes ve tenâkuzdan münezzeh olduğu cihetle meşru kıldığı ibadette esas, hayatın kavânîn-i sabitesine mutâbık gelmek, tabîat-ı beşeriyyeye, ihtisasât ve temâyülât-ı fıtriyyeye mülâyim olmaktır. Fıtrat-ı insaniyyeye muârız olan, onu mahva çalışan bir şey ibadet olamaz.
10- İbadet-i cismâniyye maksûd bi’z-zât olmayıp nüfûs-ı beşeriyyenin tehzîbine vesâil-i itibâr olunmak muktezîdir…
(Bunlar usul-i din üzerine terettüb eden ibadât, ahlak vesair fürûʿâttır.)
İşte din-i tabîʿî taraftarlarının din hakkındaki fikirleri budur; beşeriyetin ahengini, muhafaza, saadetini temin için lüzum gösterdikleri “din-i tabîʿî”yi bu esaslar dahilinde telakkî ediyorlar.
Görülüyor ki bunlar, yalnız itikadî olan esaslar ile iktifâ etmeyip aynı zamanda mücâzât ve mükafat esası üzerine müesses bir ahlakın insanların menâfiʿ ve mesâlihi namına ibadetin de lüzumuna kâil oluyorlar. Hatta böyle bir dinin taraftarları ibadeti yalnız kalbî ve bâtınî ibadâta hasretmeyerek ibadet-i bedeniyyeyi de kabul ediyorlar. Şu kadar ki: İhtifâlât-ı umûmiyyede bulunmazlar, ibadât-ı bedeniyyeyi maksûd bi’z-zât olarak kabul etmeyip ancak tathîr-i kulûb, tehzîb-i nüfûs, tezkîr-i hâlık için birtakım vesâʾil nazarıyla bakıyorlar. Nasıl ki bu dinin taraftarlarından bulunan Alman hakîm-i şehîrî Kant (1762-1804) bunu şu suretle beyan ediyor: “İbadet-i cismâniyye ancak vesâʾil itibar olunmayıp da bizatihi garaz-ı aslî suretinde telakkî edildiği zaman merdûddur, yoksa ruh-ı beşeriyyedeki ki ihtisasât-ı fâzılayı uyandırmaya vesile itibar olunursa o zaman nâfiʿ olabilir…”
Şimdi şu esasları tetkik etmeden evvel burada bir az tevakkuf edelim:
Garp ulema ve hükemâsının evvela hak ve batıl bilcümle edyân ve muʿtekadâtı terk ettikten sonra bilâhare yukarıda izah ettiğimiz esasları muhtevî olmak üzere “din-i tabîʿî” namı ile bir din tesis etmek lüzumunu hissetmiş olmaları vâzıh bir surette ispat ediyor ki, akl-ı beşer şahrâh-ı terakkîde ne kadar ileri giderse gitsin, yine dinsiz yaşamak mümkün değildir. Aynı zamanda mahsul-i akıl olmak üzere din-i cedîd, din-i tabîʿî namı altında ileriye sürülen şu esaslara atfedeceğimiz bir nazar ile başka bir hakikate daha zaferyâb oluyoruz: Beşer ne kadar çalışsa vicdanları tatmin, cemiyetin ahengini temin için enbiyâ-yı zîşân hazretlerinin vahy-i ilâhî olarak insanlara tebliğ eyledikleri esaslardan hariç ve onlardan fazla bir şey bulamayacaktır. O esasların haricinde ne vicdanların tatmini, ne de cemiyetin muhafaza-i ahengi kâbil değildir.
Bunun içindir ki ne kadar çalışsa o dairenin haricine çıkmak kudretini gösteremiyor, dönüp dolaşıp neticede yine o zevât-ı mümtâze tebliğ eylediği esasât-ı müsbeteye rücuʿ ediyor, onda karar kılıyor. Hatta bu hususta ne kadar sâlim düşünürse, enbiyâ-yı zîşân hazerâtının tebliğ eylediği din-i hakikîye, bilhassa hâtim-i edyân olan din-i İslam’a o nisbette takarrüb ediyor çünkü selâmet-i fikir ve muhakeme ile elde edilecek din, fıtrat-ı beşerde merkûz olan din-i ilâhîden başka bir şey olamaz, ki din-i hak da ancak budur. Selâmet-i fikir ve muhakeme daim oldukça bu tebdil etmez: “فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَالنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ”
Bunun daha ziyade tavazzuh etmesi için “din-i tabîʿî” namı altında yalnız akl-ı beşere müstenit olmak üzere, ileriye sürülen esasları enbiyânın vahiy suretiyle Cenâb-ı Hakk’dan telakkî ve beşeriyete tebliğ eyledikleri esaslar ile mukayese etmemiz lazımdır. Bunun için de evvelâ din-i ilâhînin erkân-ı mühimmesini bervech-i âtî hulasa ediyoruz.
Aksekili
Ahmed Hamdî
Hazırlayan ve Editör: Ömer Faruk Güneş
Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1334_15/1334_15_377/1334_15_377_HAMDIAA.pdf
________________
[1] Ferid Vecdî – صفوة العرفان في تفسير القرآن
[2] تطبيق الديانة الإسلامية على نواميس المدنية
[3] الحديقة الفكرية في إثبات الله تعالى بالبراهين الطبيعية
[4] مبادئ فلسفة
[5] تطبيق الديانة الإسلامية على نواميس المدنية


39 yorum
https://shorturl.fm/J1ZB3
https://shorturl.fm/DOsNc
https://shorturl.fm/FebJP
https://shorturl.fm/AzpTD
https://shorturl.fm/AzpTD
https://shorturl.fm/HQl3R
https://shorturl.fm/DXsUb
https://shorturl.fm/Utfsx
https://shorturl.fm/LAPqb
https://shorturl.fm/SVFtR
https://shorturl.fm/p4miN
https://shorturl.fm/A82Bd
https://shorturl.fm/8gYa4
https://shorturl.fm/VqWnC
https://shorturl.fm/OTAsE
https://shorturl.fm/3T1Tl
https://shorturl.fm/C2cAj
https://shorturl.fm/aU2PE
https://shorturl.fm/Z5sY0
https://shorturl.fm/LHCfb
https://shorturl.fm/KR60c
https://shorturl.fm/Eu6iY
https://shorturl.fm/3up6k
https://shorturl.fm/08nRW
https://shorturl.fm/R2faa
https://shorturl.fm/0Hdu1
https://shorturl.fm/WY51Q
https://shorturl.fm/6SklY
https://shorturl.fm/PLtQr
https://shorturl.fm/LTtvS
https://shorturl.fm/JjQcq
https://shorturl.fm/9XFf3
https://shorturl.fm/RXdhR
https://shorturl.fm/MWQ5C
https://shorturl.fm/tS7Xc
https://shorturl.fm/xksoY
https://shorturl.fm/cVF5h
https://shorturl.fm/YTqsc
https://shorturl.fm/eIyzL