Türk Diline Dair -I-
Üstâd-ı muhterem Necîb Âsım Bey Efendiye[1]:
Mısır’da harb-ı umumî mesâ’ibi yüzünden senelerce İstanbul âlem-i edebine mehcur yaşamaya mecbur kalmış iken bu kere tesadüfen elime geçen “İkdam”in 18 Nisan tarihli nüshasında “Yine Türk Diline Türk Harsına Dair’ ünvanlı makalenizi okudum. Dilimizin esasları hakkında öteden beri ciddi mütâla‘alarınız, hakîkî müdâfa‘alarınız büyük bir himmet, geniş bir ıttlâ‘ neticesi olmakla kemâl-i hararetle tedkîk ettim. Hakîkatte lisanlar; ihtirâ‘, sanat, ticaret, istîlâ, hakimiyyet, diyanet gibi bir çok âmillerin muhtelif te’sirâtı altında birbirine karışmıştır. Bu hâl yalnız Türkçe’ye münhasır olmayıp her dilde böyledir. Binâenaleyh “Arabî Fârisî’den gayrı” deyişinizdeki maksadınızı anlayamadım. Eğer onları bu kâ‘ideden istisnâ ediyorsanız bu da bir müsâmahadır; çünki Türklerin onlardan isti‘âreye muhtâç olduğu kelimeler, onların gerek Türk dilinden gerekse biri diğerinden aldıkları lafızlardan azdır, çok değildir. Bunu on beş seneden beri te’lîfiyle meşgûl olduğum Muhît-i Edeb ismindeki kâmûsumdaki tetkîkâtıma istinâden söylüyorum. Halkın bugüne kadar Arapça, Acemce zann ettikleri binlerce kelime vardır ki Türkçe oldukları bizce şüphe edilemeyecek edille ile sâbit olmuştur. Nitekim bilmünâsebe aşağıda izah edeceğim bazı muhâkemelerim bu hakîkatı kısmen ifsâh eyler sanırım.
Rumca’dan, İtalyanca’dan; lodos, poyraz, temel, duman, liman, limon, fasulye, kiraz… ilh[2] gibi birçok sözler almışız, buyuruyorsunuz. Hâlbuki bu lafızların çoğu Türkçe’dir. Ez-cümle poyraz; gerçi Yunanca’da “Bopáis” olup “rüzgâr ilâhı” demektir. Ancak onların böyle birçok hurafe ilahları vardır ki asılları Türkçedir; onlar Türkçe’de birer hakîkattir. Bir çoğu bizde hakîkî vekâyi‘-i târihiyyeden alınmadır. Onların “volkan – volken” [وولقان – وولكن] –Vulcanus– bizim “Tubal-Kaan”dan [توبال قاان – Tubal-Cain], “Heyftes” [هيفست – Hephaistos, Yunan ateş demir tanrısı], “Vesta”sı [وستا – Hestia] bizim “Yafes”ten [يافث], “usta”dan [اوستا] alınmadır (İsbât-ı müdde‘â için bunu “Türklerde Medeniyyet Demir ve Tubal Han” ünvanıyla ayrıca bir makale suretinde gönderiyorum). Onların “Atlas”ı [آتلاس] bizde “Atil” [آتيل] –Volga nehrine ismi verilen zattır (Bu da ayrıca bir makale ile neşr edilecektir). Onların “Kıronos” [قرونوس – Khronos] (zaman ilâhı) bizde “vakit” demek olan “kurûn” [قرون] lafzından isti‘âre edilmiştir (Bilâhare bu “kurûn” Arabî’de cem‘ sîgasına tesadüf etmekle kâ‘ideleri ve cihetiyle ona “karn” [قرن] şeklinden bir müfret yapmışlardır. Arabî’de bu gibi tasarruflar çoktur. Meşhur “âbâd”dan [اباد] “me âbâd”ın [مه اباد] isminden alınma olan “ebed” [ابد] müfredi de böyledir. Gerek bu gerekse yine Türklerin ihtirâ‘ı olup Arabî’ye “sâ‘a” [ساعة] şeklinde geçen “çâğa: saat” [چاغه : ساعت] ism-i Türkî’si de bir makale-i mahsûsa ile neşre müstehaktır). Onların “Jupiter”i [ژوپيتر] bizde “Müj-tenri: nûr tanrısı” [مژتکری] olup bilâhare “müşteri” [مشترى] sûretinde Arabî’ye de geçmiştir (Bunun “Ahura-Mazda” [اهور مازدا] ile olan iltibâsı ayrı mesele).
Hâsılı onların hemen bütün hurafeleri bizden alınma, tahrîf edilmedir. Bu o kadar çoktur ki ayrıca bir eser teşkîl eder. Bunlar kâmûsumda sırası geldikçe muhâkemelerimle izah edilmiştir. Binâenaleyh onların “Voreas”ı [ووره اس] “Bore: Borėe” [بوره] gibi bizim “Bora”dan [بورا] başka bir şey değildir. “Bor” [بور] toz, toprakları havaya katan rüzgar, “Boram, Boran” [بورام – بوران] havayı burup çeviren, havada dönüp dolaşarak çevrimler yapan yeldir. “Borağan” [بوراغان] ise onun kar ve yağmurla karışık olanıdır. Hâsılı atları delirten şiddetli bir nev‘ine “Kara boran” [قرا بوران] denildiği gibi kar boralarına “Borukaran” [بوروقاران] söylenilir. Hatta Liyon Kahon [Léon Cahun, 1841–1900] “Donğuzlarla Moğollar daima kar boraları ‘Borukaranlar’ altında kaldığından bu Türkî gibi ‘zulmet’ manasına isti‘âre etmişlerdir”, diyor. Bütün bu lafızlar “poyraz”ın [پويراز] Türkçe’den alınma olduğunu ispata kâfîdir sanırım. Çünki hepsi de hemen aynı bir cezrin mahsûllerdir, denilebilir.
“Temel”e [تمل] gelelim, o da Türkçe’dir. Gerçi Yunanca’da “Temeleion” [تمه ليون] lafzı varsa da bizden alınmadır. Türkçe’de “tim-tüm” [تيم – توم] tümsekli kubbeli bina manasınadır[3]. Bilâhare umum binalara, bezistanlara, kervansaraylara da ta‘ammüm etmiştir. İşte “temel”in aslı “tîm-el”dir [تيم-ال]; binaların eli, desteği, pâyindesi, demektir.
“Duman – diman” [دومن – ديمن] da Türkçe’dir. Aslı “dümman”dır [دوممن]. Dünbâle ile hem esastır. Bugüne kadar Fârisî zannedilen “düm – dünb” [دم – دنب] lafzının aslı Türkçe “dib – dim”dir [ديب – ديم]. Bu lafız muhtelif yerlerin şîvesine göre “dem – demb – denb – dim – dib – düm” [دم – دمب – دنب – ديم – ديب – دم] şekillerine girmiştir. “Dem” Türkçe’dir, Fârisî değildir, diyoruz. Çünki ancak Türklerdir ki bir ulusu “ba” ile konuştuğu bir lafzı diğer bir ili “mim”le söyler, öteden bir üçüncü oymağı da bu iki şîveyi birleştirir; biri “tüpak” [توپاق], “toparlak” [طوپارلاق] der, diğeri “tümalak” [تومالاق] söyler, bir üçüncüsü ise “tombalak” [طومبالاق] şîvesini meydana kor. Bu kelime Türkçedir diyorum, çünki bu tarzda “m – b” ve birlikte “meb, neb” şîveleriyle tebeddülâta uğrayan lafızların hepsi de Türk dilinden doğmadır. Nitekim “küb – küm” [كوب – كوم] lafz-ı berkisi Fârisî’de “hab”, “hamim”, “hamb”, “hanb” [خب – خميم – خمب – خنب] olmuştur. Arabî’de ise aynı lafız, lafz-ı “habb” [خبّ] şekline girmiştir. Arabî’de eskiden biri makam-ı temezzühde îrâd ettikleri “hubben ve kerâmeten” [حبّاً و كرامةً، seve seve] terkibi birinicisi Türkçe “küb”den ikincisi küb üzerine gerilen veya gerili gibi duran bez ve kapak / kiremitten alınmadır. Hâsılı “kubbe – hubâb” [قبه – حباب] bile bu “küb”den doğmuştur.
“Sem” [سم] Türkçe’de yekpâre şeye ıtlâk olunur. Bilâhare yekpâre tırnağa [طيرناق], “toynak”a [طويناق] “sem – süm” [سم – سوم] denilmiştir. Bizde tırnaktan ma‘mul bıçak kabzasına “sem – süm” derler. “Süb” [سوب] ise Çağatayca’da at ayağının izi, derken ayak ve ayak izi olmuştur. “Subulamak”, “subay” [سوبوله مك – سوباى] vesaire de bunu gösterir. Bu lafızda Fârisî’ye geçince “sem”, “semb”, “senb” [سم – سمب – سنب] şekillerinde lugat olmuştur. Binâenaleyh “dum” [دوم] Türkçedir. “Dumman” [دوممن] kuyruğumsu, yani “denbâle” demektir. “Denbâle-i keştî” [دنباله كشتى, gemini arkası / kıç] gibi her ikisi bir asıldan alınma olup aynı makamda müsta‘meldir. Bu lafız bilâhare “timone – temo” [تيمون – ته مو] sûretinde İtalyanca’ya, Latince’ye de geçmiştir. Onlarda “timon”un iki manası vardır. Birincisi “duman” demektir. Bu manadır ki Türkçe “duman – diman”dan [دومن – ديمن] alınmadır. İkincisi dumanın demirine ıtlâk olur. Bu manada da Türkçedir ki ancak iştikâkı “tim – tüm” [تيم – توم], “timur – tümur – demir” [تيمور – تومور – دمير] cezrindendir. Bu “tem” Fârisî’ye de geçmiştir. Hala Çağatayca’da “timur – dimen”li kayıklara “temyîl” [تمييل] derler. Zaten demire ait isimlerin kısm-i a‘zamı bütün dillere –vusûf yerine geçmiş sıfatlarından mâ‘adâ– Türkçe’den geçmiştir (demir – tubal han makalesine müracaat).
Mâ-ba‘dı var
Dergah, 1. sene, 2. cild, 74-75. sayfa, 20 Kânûn-i evvel 1337.
Nûreddin Mustafa
Hazırlayan: Faruk Can Yumuşak
Editör ve Notlandıran: Emir Çakır
Link
https://makale.isam.org.tr/server/api/core/bitstreams/05057fa9-c90d-42d5-a402-a9d02bd3f7f2/content
[1] Muhterem üstat Bursalı Tâhir Bey vedâ‘atıyla alınmış olan bu makalenin müdakkik ve fâzıl muharriri Ohrilidir. İbridâ’î, tâlî tahsîlini Manastır’da ve Mülkiyye İ‘dâdîsi’nde görmüş, oradan, müte‘allakâtından bir zatın davetiyle Mısır’a giderek ‘âlî derece tahsîlini ikmâl etmiştir. Nûreddin Bey bütün hayatını ilme hasretmiş bir zâttır. Husûsî kütüphanesinde 20 bin ciltten fazla âsâr ve hutût-i İslâmiyye’den mürekkep pek kıymettar bir koleksiyon bulunmaktadır. Te’lifiyle meşgul bulundukları “Muhît-i Edeb” lugatının kıymetine şu makale en kuvvetli bir delîl oluyor. Pek muhtaç bulunduğumuz bu lugatın ikmâline muvaffakiyyet temennî ediyoruz. [Heyet-i Tahrîriyye]
[2] “İlâ âhirihi” cümlesinin kısaltması olup “sonuna kadar” manasına gelir. Burada ise “örnekler çoğaltılabilir” anlamında kullanılmıştır. [Editör]
[3] Bu lafız gerek Türk ve Çağtay lügatlarında gerekse yine Türklerin eliyle tedvîn edilmiş olan ‘Acem ferhenglerinde musarrahtır. Bu münasebetle arz edelim ki ‘Acem ferhengleri Türklerin en eski lugat kitaplarıdır. Zâten ‘Acem edebiyatının binası Türk dehası himmetiyle kurulmuş, temelleri Rûdekîler, Gazneliler, Nizâmîler eliyle örülmüştü. Türkler hazâ’in-i demâğıyesine dilcimen “tercüman”, “bu kelime de da‘vâmızı te’yîd eder” olacak sözleri ‘Acem lisanında bulamayınca öz dillerinden almışlar ve onları ‘acemâne bir şîve ile söyleyerek divanlarına geçirmişlerdir. Biraz sonra yine Türkler, ‘Acemler el birliğiyle ettikleri taharrî neticesinde servet-ı müştereklerini müşterek kâmûsalarına derc etmişlerdir. Bu suretle binlerce Türk lafzı ‘Acem kâmûslarında –çoğu ‘Acemce zann edilerek– muhafaza olunmuştur. İşte tîm, tîme de böyledir. Arabî’de de aynı hâl vâki‘dir. [Müellif]

