Edebiyat Tarihi
Şeyh Gâlib’e Dair
(Şeyh Gâlib’e dair altı sene evvel yazılıp neşredilememiş bir kitabımızdan müstahrec)
Münekkit için tedkîk edeceği sanatkârın başlıca mîzâcını bilmek kadar mühim bir şey yoktur. Onun hayat, ma‘îşet tarzı, adetleri, ahlâkı, husûsî hâlleri hakkında malûmatımız ne kadar fazla ve sahih olursa, manevî şahsiyetini o kadar kuvvet ve sıhhatle yaşatabiliriz. Bunun için eserden daha ziyâde o devir adamlarının –bî-tarafâne olmak şartıyla– mütâla‘alarına, rivâyetlerine, husûsî mektuplara vesâir bu mahiyette vesîkalara mürâca‘at lazımdır. Eser ile sanatkâr arasındaki râbıtaların ehemmiyeti hiçbir sûretle inkâr edilememekle beraber şurası da muhakkaktır ki sanatkârın hayat ve tabî‘atını doğrudan doğruya eserlerinden keşif ve istihrâce kalkışmak, Emile Faguet’in [1847-1916] mütâla‘ası veçhile sahne üzerindeki oyuncuların hareketlerini ciddi sanmak gibidir.
Şeyh Gâlib’in hayat ve tabî‘atını tedkîk ederken “sahne üzerindeki oyuncunun hareketlerine inanmak” mecbûriyetinde kaldığımızı samîmiyetle itiraf etmelidir. Vesîkaların azlığı ve manasızlığı karşısında, mesela dîvanda bulduğumuz bir gazel veya bir kasîde bize çok manalı göründü. Bunlara, o devirden kalmış bir takım rivâyetler ve hikâyeler de ilâve edilirse “Hüsn ü Aşk” şâiri hakkındaki malûmatımızın “müsbet” vasfına ne kadar lâyık olabileceği anlaşılır. Hippolytos’un ma‘rûf olması veçhiyle, insan dünyaya gelirken kendisiyle beraber bir takım nakîse ve meziyetlerin tohumlarını da getirir; sonra muhîtin te’sîrâtı onlardan bir kısmını imhâ, bir kısmında da tenmiye ve inkişâfına hidmet eder. Bu nokta-i nazardan Şeyh Gâlib’in hayat sahnesine büyük bir kâbiliyet hamûlesiyle mücehhez geldiğini tasdîk etmelidir. “Yaratıcı muhayyile”nin onda ki kadar yüksek tezâhürlerine ‘ale’l-‘âde bir şâirde değil, büyük sanatkârlarda bile az tesâdüf olunur. Kısmen fıtrî olan bu meziyeti tamâmıyla muhîte atfetmek iddiâsı doğru değildir; [Théodule-Armand] Ribot’un [1839-1916] müdâfa‘a ettiği gibi, sanatkâr için hiçbir şey tabî‘î isti‘dâdın, ilhâmın yerini tutamaz. Ne sa‘y, ne bilgi, ne mümârese, hatta ne de muhîtin diğer te’sirleri… zengin bir hayâle, bir sanatkâr ilhâmına mâlik olarak doğan “Hüsn ü Aşk” şâirinde çocukluktan beri göze çarpan tasavvuf zevkini, içinde yaşadığı Mevlevîlik muhîti en yüksek şekline îsâl etti. Binâen ‘aleyh onun nakîse ve meziyetlerini bu tasavvufperverliğinde aramalıdır. Bazı cihetlerinde sahte, ca‘lî olmakla beraber umûmiyetle ciddî ve samîmî bir tasavvufperverliğe derin bir gurur ve teferrüd hissi ve büyük bir sanat kâbiliyeti ilâve edersek, Gâlib’in ma‘nevî şahsiyeti az çok vuzûh ile meydâna çıkar. Fakat bu tasavvufperverliğin, umûmiyetle Şark şâirinde olduğu veçhile, daha ziyâde fikrî, ma‘nevî bir mâhiyette kalarak şâirin hayâtı üzerinde o kadar derin izler bırakamadığı muhakkaktı. Daha doğrusu, Gâlib’deki mutasavvıf muhayyilesi “Hüsn ü Aşk”ı ve Dîvân’daki sâir nefis parçaları vücûda getirmekle îfâ ettiği te’sîri, onun hayat ve ma‘îşeti üzerinde aynı kuvvetle icrâ edememiştir. Hücrelerinde bütün hâricî kâinâtı istihfâf ile asıl hakîkate erişmek gâyesini takip eden hakîkî mutasavvıfları nazar-ı itibâra alırsak, Gâlib’in ne dereceye kadar bir mutasavvıf hayâtı yaşadığı pek kolay anlaşılır. Konya’ya seyâhati, çile çıkarması, Mevlevîliğe merbûtiyeti, hulâsa onun hakîkî bir mutasavvıf olduğunu gösterecek bütün deliller, bu mütâla‘anın kuvvetini izâle edemez. Hayâtında tam bir tevâzün olmamakla beraber, Gâlib, hâricî âmile hiçbir zaman büsbütün bîgâne değildi. En büyük tasavvuf âbidesi olan “Hüsn ü Aşk”ı ne zaman yazdığını düşünürsek, buna daha iyi kâni‘ oluruz.
Tevâzu‘ ve ihtifâ, dünya alâyişinden mücânebet mutasavvıfların en eski ve umûmî esaslarından olduğu hâlde, Şeyh Gâlib bütün hayâtında bu esaslara ehemmiyet vermedi. Gurur ve teferrüt, “Hüsn ü Aşk” şâirinde o kadar kuvvetliydi ki binbir gün süren çilekeşlik hayâtı bile onu söndüremedi. Eski şâirlerden ayrı bir şiir vâdîsi bulmak, Hâyîde edâya el sunmamak, “şevketâne” bir şiir tarzı îcâd etmek, Nâbî’ye takaddüm eylemek emellerini henüz pek genc iken izhâr eden Şeyh Gâlib, sanatkârlık gurûrunu, ‘ale’l-‘âde şâirlik, bayağı fahriyyelerden tamâmen başka ve sâmîmi bir sûrette göstermiştir.
Meydân-ı nazma çıkdı kalem kahramân gibi
Aldı cihânı kabzaya sâhib-kırân gibi
Bir neş’e vâr ki şehd-makâlimde nutkumun
Sermest olur güirûh-i melek bülbülân gibi
Bir feyz vâr ki şakk-ı zebânında hâmemin
Zemzem tereşşüh itmede zer nâvdân gibi
‘Uryân gelir zamîrime ervâh-ı şâ‘irân
Beyt-i hudâyî tâ’ir olan sâhibân gibi
Hüsn-i edâyı benden alır kârbân-ı nâz
Çıkdı ğazellerim hat-ı ‘anber-feşân gibi
Rûşen-i nikâtı itmede endîşem âşkâr
per güher-i kevâkib olan âsman gibi
Efsûnu bikr-i fikrimin âhir idüb eser
Açdım tılsım-ı ma‘nâyı genc-i nihân gibi
Elfâzım oldı nûr-i cilâ çeşm-i ma‘nâya
Ken‘âna pîrehen götüren kârbân gibi
***
Tarz-ı selefe takaddüm itdim
Bir başka lügat tekellüm itdim
Ben olmadım ol gürûha peyrev
uymuş belî Gencevî’ye Hüsrev
Zan itme ki şöyle böyle bir söz
Gel sen dahi söyle böyle bir söz
Erbâb-ı sühan tamâm-ı ma‘lûm
İşte kalem işte Keşver-i Rûm
İn dem ki şâ‘irî eser nîst
Sultân-ı sühan menem diğer nîst
Ancak “tab‘ının sultân istiğnâsına mutî‘” olduğunu söyleyecek kadar mağrur ve serbest yaşayan “Hüsn ü Aşk” şâ‘iri “ehl-i dil kadrini bilen, ehl-i dilin ednâsında bende” olduğunu itiraftan çekinmez. Fakat şurası muhakkak ki Gâlib’in tahayyül ettiği gibi bir ehl-i dil –bugünkü Frenkçe ta‘bîriyle bir estet– hayatta pek az tesâdüf olunur şeylerdendir; bilhassa edebiyat sahnesinin müstekreh şütûm-çar kâbillerine battığı o esnâda sanattan cidden anlayan rakik bir zevke tesâdüf âdetâ muhâldi.
‘Ale’l-‘âde şâirlerin donmuş ve hissiz gözlerle seyr ettikleri “serây-ı ma‘ânî kapılarının bir hulya gözlerine açık olduğunu”, görmek, “sipihr-i manâyı tıpkı bir Mesîh gibi seyr etmek” Gâlib’deki gurûru pek tabî‘î olarak kuvvetlendirmişti. Sanat hayâtına daha yeni girdiği zaman, “sühan-güzârında ehl-i dilin terbiyyetine müsta‘id bir gül-i hod-rû” olduğunu itirâf ederken bile, “dil-bâğının sünbülüne âhû olacak kadar hâmesinden manâ-yı gurûr kokusu” geldiğini söyleyen genç şâir mu’ahharan kendisini en büyük şâirlerle aynı seviyede görmekte gayet haklıydı. Çünkü i‘tikâda susamış olan büyük rûhu “sipehrin câm-ı mâhından sâf mehtâb şerâbını içmeyecek” , “şem‘ini mehtâb-ı şeb-ârâya değişmeyecek” kadar “envâr-ı tecelliyle mest” bulunuyordu.
“Hüsn ü aşk” şâirinin dâimâ yeni iklimler yaratan, yeni renkler ve yeni timsâller vücûda getiren galeyanlı muhayyilesi, kendisine büyük bir gurur ile beraber derin ve dâimî bir ıztırâb, bir hoşnûdsuzluk vermişti. Lisânın ve nazım şekillerinin o devirdeki hâlini hayallerini teblîğ için pek mahdud ve ibtidâî gören Gâlib, bütün hayatında “Gör neler söyler idim olsa mesâğ-ı elfâz” feryâdını tekrâr etmişti. Kelimelerin, terkiplerin renk ve râyiha dolu hayallerini lâyıkıyla teblîğ edemediğine kâni‘di.
Zekî, halûk, derin bir sanatkâr gurûru ile beraber bir derviş tevâzu‘una mâlik, teceddüd taraftarı ve biraz âlâyiş-perest olan Şeyh Gâlib bütün mutasavvıflar gibi az çok marzî tezâhürler ârâ’esinden geri kalmamıştı. Konya seyâhati, Mevleviliğe intisâbının şekli, tamamen mütevâzin bir dimâğa mâlik olmadığını gösteriyor. Bunlara tamamiyle marzî bir mâhiyet atf etmek ne kadar müfrit bir iddiâ ise aksi de o derece yanlıştır.
Horas [Horatius, MÖ 65 – MÖ 8] gibi, Ömer Hayyam gibi, Bâkî gibi kâinatı boş bir hayalden ibaret gören Gâlib’de de bu boş hayattan mümkün mertebe fazla zevk-yâb olmak husûsunda onlarla birleşmiyor; çünkü onu asıl işgâl eden, rûhunu dolduran bir ebediyet ve hakîkat düşüncesi vardır; hayatı boş geçirmeyerek ebedî zevklere ve lâhûtî tecellîlere mazhar olmaya çalışmak insan için başlıca vazîfedir. İnsan, öyle Omirus’un [Homeros MÖ 8.] zannettiği gibi “yeryüzünde tenefüs eden, kımıldayan mevcûdatın en sefili” değildir; bilakis mahlûkâtın eşrefi ve bütün bu varlığın maksad ve gâyesidir. “Şem‘-i cânının şu‘lesi âsumân fânûsuna sığmayacak” kadar lâ-tenâhî olan şâirin rûhuna îrâd ettiği hitâbeler insanlığı tebcil husûsunda çok güzel ve çok kuvvetlidir:
Ey dil! ey dil! neye bu rütbede pür-ğamsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yı melek zât-ı mükerremsin sen
Rûhsun, nağme-i Cibrîl ile tev’emsin sen
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdem’sin sen
Mutasavvıf gurûrunu bu kadar yüksek bir dereceye vardıran kalpler için ye’s ve elem mümkün olsa bile, hayatı boş görenlerdeki karanlık ve korkunç bedbînliğin o nûrânî sâhalarda hükümrân olabilmesi asla kâbil değildir. Mâdemki hayatta bütün lâhûtî tecellîleriyle bir vahdet âlemi, bir hakîkat âlemi olmak kâbil oluyor; o hâlde hayat ve kâinâtın manâ ve mâhiyeti, gâyesi anlaşılmış ve rûhu sıkan, öldüren bütün boşluklar, karanlıklar ehadiyyet fecriyle dolmuş aydınlaşmış demektir…
Yeni Mecmû’a, 59. sayı, 3. cild, sayfa 123-124, 29 Ağustos 1918
Köprlüzâde Mehmed Fu’âd
Hazırlayan: Faruk Can Yumuşak
Editör: Emir Çakır
Link
https://makale.isam.org.tr/server/api/core/bitstreams/f8ba0b74-59cc-4460-9d0a-6564af851035/content

