İlm-i Sarf ve Nahiv
İlm-i sarf kelimâtın iştikak ve tasrîfinden yani sîğalarına kâ‘ide üzere tağayyür edeceğinden ve ilm-i nahiv dahi i‘râbdan yani evâhir-i kelimâtın ne vechile telaffuz olunmasından bahseder. Kavâ‘id-i lisânın bu vechile sarf ve nahve taksîmi Arabî’ye mahsustur. Elsine-i sâirede yekdiğerinden tefrîk olunmayıp ikisine birden kavâ‘id-i lisân ıtlâk olunur. Fi’l-asl ulemâ-yı Arab beyninde dahi ilm-i sarf nahivde münderic olarak ikisi bir ilim addolunur idi. Fakat lisân-ı Arabiyye’nin esâs-ı dîn olarak bizce derkâr olan ehemmiyeti cihetiyle kavâ‘idi ziyâde tevessü‘ eylediğinden mu’ahharan iki ilm-i mahsûsa taksim kılınmıştır.
Bizim bu mahalde kendi lisânımız olan Türkçe’nin kavâ‘idinden bahs etmekliğimiz lazım gelir ise de ber-minvâl-i muharrer Arabî şerî‘at-i garrâ ve Fârisî şi‘r ü inşâ lisânı olmak münâsebetiyle el-yevm beynimizde müsta‘mel olan elsine Osmânî’de bunların ikisinden dahi pek çok elfaz isti‘âre olunduğu misillü bazı kavâ‘idleri dahi isti‘mal kılındığından lisanımız geregi gibi öğrenilmek murâd olunduğu sûrette Arabî ve Fârisî lisanlarının bazı kavâ‘id-i esâsiyelerine dahi kesb-i ıttılâ‘ olunması lâbüd olur.
Binâen ‘aleyh lisân-ı Osmânî kavâ‘idi üç lisandan mürekkep demek olduğundan hâlâ mesned-ârâ-yı sadâret-i ‘uzmâ fihâmetlü ve devletlü Fu’âd Paşa hazretleriyle Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye a‘zâ-yı kirâmından semâhatlü Cevdet Efendi hazretlerinin “Kavâ‘id-i Osmâniyye” nâm te’lîf-i ma‘ârif elîflerinde ittihaz buyurmuş oldukları usûle tatbîkan elsine-i selâse kavâ‘idinden en mühim olanlar zîrde derc kılınmıştır.
Kavâ‘id-i Lisân-ı Osmânî lisânımızın kelimât-ı müfrede ve mürekkebesinin sûret-i isti‘mâlinden bahsedip bunun gâyeti yani ta‘allümünden maksad dahi doğru söyleyip yazmaktan ibâretdir.
Osmanlı lisânında hurûf-i hece ber-vechi âtî otuz ikidir:
ا ب پ ت ث ج چ ح خ د ذ ر ز ژ س ش ص ض ط ظ ع غ ف ق ك ك ل م ن و ه ی
Kelimeler işbu huruftan teşekkül ettiği misillü kelam dahi kelimâttan terekküp eyler. Eczâ-yı kelam yani kelâmın mürekkeb olduğu kelimeler elsine-i sâirede daha ziyade aksâma münkasım ise de lisân-ı Osmânî’de yalnız beşe taksîm olunabilir. Bunların birincisi “isim” ikincisi “sıfat” üçüncüsü “kinâyât” dördüncüsü “fiil” beşincisi “edevât”tır. İşbu eczâ-yı hamsenin sûret-i mutlakada mâhiyet ve keyfiyetleri ta‘rif ve beyan olunduktan sonra Türkî ve Fârisî ve Arabî lisanlarında tâbi‘ oldukları kavâ‘id zikr ü ityân olunur.
İsim
İsim bir şahsa veyâhud bir şeye delâlet eden kelimedir. “Ahmed” [احمد], “kitab” [كتاب], “su” [صو] gibi. İsim iki nev‘dir. Birisi isim-i hâstır ki, yalnız bir şahsa veyâhud bir şeye delâlet eder. “Eflâtun” [افلاطون] ve “İstanbul” [استانبول] gibi. Diğeri isim-i ‘âmmdır ki, bir cinsten olan eşyanın cümlesine tesmiye olunabilir. “Adam” [آدم], “bağçe” [باغچه], “hâne” [خانه] gibi. İsimlerde iki hâssiyet olup birisi kemmiyet ve diğeri keyfiyettir. Kemmiyet isimlerin müfred veyâhud cem‘ olduğunu beyan eden hâssadır ki, müfred bire ve cem‘ birden ziyadeye delâlet eyler. Ve keyfiyet isimlerin müzekker veyâhud mü’ennes olduğunu ta‘yin eden hâssadır ki, müzekker erkek ve müennes dişi demektir. İşbu hâssiyyet-i sâniyye Türkî ve Fârisî kelimelerde olmayıp yalnız Arabî’de mu‘teberdir.
İsim terkipte bulunduğu halde kendisine ‘âriz olan hey’etler i‘tibâriyle dört kısım olur ki, bunlar mücerred, mef‘ûl-i bih, mef‘ûl-i ileyh, mudâf-i ileyh’tir.
Esmâ-yı Türkiyye
Türkî’de ‘alâmet-i cem‘ “ler” [لر] olup kelimenin âhirine vaz‘ olunur. “Kitaplar” [کتابلر], “atlar” [آتلر], “hâneler” [خانه لر] gibi. İsm-i mücerred hey’et-i asliyyesi üzere kalır. “kök” [کوك], “yüksekdir” [يوكسكدر] gibi. Mef‘ûl-i bih’in âhirine bir “i” [ى] ilâve olunur. “Kitabı” [كتابى], “atı” [آتى] gibi. Mef‘ûl-i ileyh’in âhirine bir “e” [ه] ilâve olunur. “Kitaba” [كتابه], “ata” [آته] gibi. Fakat zâten ismin âhirinde hâ-yı resmiyye [ىه] veyâhud sâir harf-i imlâ bulunursa işbu iki hâlet-i ahîrede dahi ilâve olunacak “yâ” ve “hâ”dan evvel bir “ye” [ى] dahi ziyâde kılınır. “Baltayı” [بلطه يى], “baltaya” [بلطه يه], “kayayı” [قيه يى], “kayaya” [قيه يه], “saksıyı” [صاقسى يى], “saksıya” [صاقسى يه] gibi. Muzâf-i ileyh’in âhirine bir “sağır kef” [ڭ] ilâve olunup hurûf-ı imlâdan birisi bulunur ise bir nûn dahi ziyâde kılınır. “Kuyunun” [قيونك], “hânenin” [خانه نك] gibi.
Esmâ-yı Fârisiyye
Fârisî’de ‘alâmet-i cem‘ “ân” [ان] ve “hâ” [ها] huruflarıdır ki kelimenin âhirine vaz‘ olunur. “ân” zî-rûha mahsustur. “Merd – merdân” [مرد – مردان] ve “mürğ mürğân” [مرغ – مرغان] gibi. Ve “hâ” zî-rûhun gayrında isti‘mâl olunur “bâğhâ” [باغها], “gülhâ” [كلها] gibi. Ve “elif” ile müntehî olan kelimelerin âhirine ‘alâmet-i cem‘ olarak “yân” [يان] ilâve kılınır. “Gedâyân” [كدايان] gibi. Ve âhirinde hâ-yı resmiyye bulunan kelimelerden hâ’nın hazfiyle “gân” [كان] ziyâde kılınır. “Bendegân” [بندكان] gibi. Fârisî’de muzâfa bir esre verilerek takdîm ve muzâf-i ileyh te’hîr olunur. “Çeşm-i yâr” [چشم يار] gibi. Eğer muzâfın âhirinde hâ veyâhud yâ-yı memdûde olursa bir hemze ziyade kılınır. “Mîve-i bâğ” [ميوۀ باغ], “sûfî-i Bursa” [صوفىء بروسه] gibi. Ve eğer elif veyâhud vâv-ı memdûde olursa bir “ye” [ى] ziyâde kılınır. “Gedâ-yı cihân” [كداى جهان], “ebrû-yı dost” [ابروى دوست] gibi.
Esmâ-i Arabiyye
Arabî’de müfred ve cem‘den başka bir de tesniye sîgası vardır. Bu hâlde kelimenin âhirine “ân” [ان] veyâhud “eyn” [ين] ilâve kılınır. “Sülüsân” [ثلثان] ve “kitâbeyn” [كتابين] gibi. Fakat Türkçe’de tesniye sîgası olmadığından bunda dahi “ler” [لر] edatı isti‘mâl olunup “kitaplar” [كتابلر] ve “kârîler” [قاريلر] denir. Arabî’de iki türlü cem‘ sîgası vardır. Birisi cem‘-i sâlimdir ki hâl-i tezkîrde kelimenin âhirine “în” [ين] veyâhud “ûn” [ون] ilâve olunur. “Mu‘allimîn” [معلمين] ve “mu‘allimûn” [معلمون] gibi. Ve hâl-i te’nîsde tâ-yı te’nîsin hazfiyle âhirine “ât” [آت] ilâve olunur. “‘Atebe – ‘atebât” [عتبة – عتبات] gibi. Ve diğeri cem‘-i mükesserdir ki kelimenin sîgası bozularak cem‘ olunur. Bu cem‘in bir kâ‘ide-i mahsûsası olmadığından semâ‘a muhtaçtır. Arabî isimler Türkçe’de “ler” [لر] ilâvesiyle cem‘ilendirildiği misillü Arabî kâ‘idesi üzre cem‘ sîgaları dahi isti‘mâl olunur.
Arabî’de bir isim ya müzekker yâhud mü’ennestir. Mü’ennes dahi ya hakîkîdir, “Zeyneb” [زينب] ve “imra’etün” [إمرأة] gibi, yâhud i‘tibârîdir, “şems” [شمس] ve “arz” [ارض] vesâire gibi. Fakat işbu mü’ennes-i i‘tibârî lisân-ı Osmânî’de ekseriyâ yine müzekker sîgasıyla kullanılır. Bir de “rahmet” [رحمة] veyâhud “ibâre” [عبارة] gibi âhirlerinde tâ-yı te’nîs veyâhud “fetvâ” [فتوى] ve “suğrâ” [صغرى] gibi yâ sûretinde elif-i zâ’ide bulunan kelimeler mü’ennes addolunur.
Sıfat
Sıfat bir ismin hâl ve keyfiyetini beyân için ilâve olunan lafızdır. “Büyük kitâb” [بيوك كتاب], “beyaz kâğıt” [بياض كاغد] gibi. İşte bu ibârelerde “büyük” ve “beyaz” lafızları sıfat olup kitap ve kâğıdın hâllerini ta‘rîf eder.
Sıfatın Terkîbi
Türkçe’de sıfat mevsûfa takaddüm eder. Arabî ve Fârisî kelimât dahi bu kâ‘ide üzere isti‘mâl olunur. “Güzel köşk” [كوزل كوشك], “serkeş bârgîr” [سركش باركير], “cesîm binâ” [جسيم بنا] gibi. Gerek Türkî ve gerek Fârisî veyâhud Arabî isimlerin âhirine edât-ı nisbet olan “lü” [لو] veyâhud “li” [لى] ilâve olundukda sıfat olur. “Bursalı” [بروسه لى], “Keyfli/Kîfli” [كيفلى], “sevgili” [سوكيلو], “mürüvvetlü” [مروتلو] gibi. Kezâlik “ci” [جى] ve “ce” [جه] ve “si” [سى] ilâvesiyle dahi isimden sıfat yapılır. “Merkebci” [مركبجى], “Arabca” [عربجه] ve “imtihansı” [امتحانسى] gibi.
Sıfât-ı Fârisiyye
Fârisî’de Türkçe’nin aksi olarak mevsûf sıfata takaddüm edip ol hâlde mevsûfun nihâyeti kesre ile okunur. “Bâğ-ı dil-küşâ” [باغ دلكشا] gibi.
Fakat ismin âhirinde hâ-yı resmiyye ve yâ-yı memdûde bulunursa bir hemze ve eğer elif veyâhud vâv-ı memdûde bulunursa bir yâ ziyade kılınır. “Hâne-i dil-nişîn” [خانۀ دلنشين], “vâlî-i sitemkâr” [والىء ستمكار], “câ-yı dil-küşâ” [جاى دلكشا], “rû-yı nigâr” [روى نكار] gibi.
Fakat bu kâ‘ide sıfat ve mevsûfun Fârisî veyâhud Arabî olmasına mahsûs olup “tâm-i bâlâ” [طام بالا] ve “köşk-i dil-küşâ” [كوشك دلكشا] denilmez. İsimlerin âhirine edât-ı nisbet olan “î” [ى] ve “în” [ين] ve “mend” [مند] ve “nâk” [ناك] ve “bân” [بان] ilâve olundukda sıfat olur. “Şîrâzî” [شيرازى], “âteşîn” [آتشين], “neş’e-mend” [نشئه مند], “derd-nâk” [درد ناك], “bâğ-bân” [باغبان] gibi.
İşbu edât-ı Arabî isimlere ilâve kılınır ise de Türkçe isimlere ilâvesi câ’iz olmaz. Fakat ‘alemler müstesnâ olup “İstanbûlî” [إستانبولى] ve “Tırabzônî” [طربزونى] denilir.
Fârsî’de iki isimden veyâhud bir isim ile bir fiilden bir sıfat terkîb olunur ki buna vasf-ı terkîbî denilir. “Mâh-rû” [ماهرو] ve “dil-rubâ” [دلربا] gibi.
Sıfât-ı Arabiyye
Arabî olan isimler mevsûf olduğu hâlde Fârisî ka‘idesine tatbîk olunur. “Hûlk-i hasen” [خلق حسن], “ibâre-i vâdıha” [عبارۀ واضحه], “binâ-yı latîf” [بناى لطيف], “vâlî-i ‘âdil” [والىء عادل], “adû-yi ‘âkıl” [عدوى عاقل] gibi. Fakat Arabî’de sıfat ile mevsûf beyninde keyfiyet ve kemmiyet i‘tibâriyle mutâbakat lâzım geldiğinden Türkçe’de dahi buna ri‘âyet olunur. “Hûlk-i hasen” [خلق حسن], “vesîle-i münâsebe” [وسيلۀ مناسبه], “şahseyn-i merkûmeyn” [شخصين مرقومين], “me’mûrîn-i mezkûrîn” [مأمورين مذكورين] gibi. Ancak Arabî’de cem‘ler mü’ennes hükmünde olduğundan mevsûf cem‘ oldukda sıfat müfred mü’ennes gelir. “Efkâr-ı sâ’ibe” [افكار صائبه] gibi.
Eğer mevsûf olan kelimenin âhirinde edevât-ı Türkî’den bir şey bulunur ise mevsûf mü’ennes olsa dahi usûl-i kitâbetçe kâ‘ide-i mutâbakata bakılmayıp sıfat müzekker olarak kullanılır. Mesela: “mutâla‘ası müstakim” [مطالعه سى مستقيم], “efkârı sakîm” [افكار سقيم] denilip “mutâla‘ası müstakîme” [مطالعه سى مستقيمه], “efkârı sakîme” [افكار سقيمه] denilmez. Fakat sakk usûlünde mutâbakata ri‘âyet olunup “müddeti münkaziyye” [مدتى منقضيه], “da‘vâsı mesmû‘a” [دعواسى مسموعه] denilir. Fârsî’de olduğu gibi Arabî’de dahi “î” [ى] edât-ı nisbet olup “Bağdâdî” [بغدادى] ve “Arabî” [عربى] denilir. Arabî’de teşdîd ile ise de lisân-ı Osmânî’de teşdîdsiz kullanılır. Yâ-yı nisbetle sıfat olan kelimelerde dahi kâ‘ide-i mutâbakata ri‘âyet lazımdır. “Lisân-ı Arabî” [لسان عربى], “kâ’ide-i Arabiyye” [قاعدۀ عربيه], “hatt-ı ecnebî” [خط اجنبى], “hutût-i ecnebiyye” [خطوط اجنبيه] gibi.
Kinâyât
Kinâye isim olmayarak bir şahsa yâhud bir şeye delâlet eden kelimedir. Bu dahi üç nev‘ olup birincisi zamir, ikincisi ism-i işâret, üçüncüsü mübhemâttır. Zamir, ismin yerini tutan; ism-i işâret, mahsûs olan bir şahsa veyâhud bir şeye delâlet ede; mübhemât, mübhem olduğu hâlde bir şahsı yâhud bir şeyi iş‘âr eyleyen elfâzdır.
Kinâyât-ı Türkiyye
Türkî’de zamirler beş nev‘dir: zamîr-i şahsî, zamîr-i izâfî, zamîr-i nisbî, zamîr-i fiilî, zamîr-i vasfîdir. Zamîr-i şahsî zât gösteren zamirdir. Bunlar da üçdür: zamîr-i mütekellim, zamîr-i muhâtab, zamîr-i ğâ’ibdir ki; “ben”, “sen”, “o”dur. Bunların cem‘inde; “biz”, “siz”, “onlar” denir. İsimlerde olan ahvâl-i erba‘a zamirlerde dahi cârî olup mücerred olduğu hâlde hey’et-i asliyyesi üzere kalır. Mef‘ûl-i bih’te isimlerde olduğu gibi âhirlerine “i” [ى] ilâve olunur. Fakat zamîr-i ğâ’ibin müfredinde “ânı” [آنى] [onu] denir. Mef‘ûl-i ileyh’te mütekellim ile muhâtabın müfredlerinde nûnlar sağır kâfa tebdîl olunarak âhirlerine elif ilâve olunup “bana” [بكا], “sana” [سكا] ve zamîr-i müfred-i ğâ’ibde “âna” [آكا] [ona] denir. Ve cem‘lerinde yalnız “a” [ه] ilâve olunur. Muzâf-ı ileyh’te mütekellimin müfred ve cem‘inde âhirine mîm ve muhâtabın müfred ve cem‘inde sağır kâf ilâve olunur. Ve ğâ’ibin müfredinde “ânın” [آنك] [onun] ve cem‘inde “anların” [آنلرك] [onların] denilir. Zamîr-i izâfî muzâflara ilâve kılınan zamirdir ki, nisbet ve temellük ma‘nâlarını ifâde eder. Eğer muzâf-ı ileyh mütekellim olursa mudâfa ilâve olunacak damîr-i izâfî “m” [م] ve eğer cem‘-i mütekellim olursa “mız” [مز], müfred-i muhâtab olursa sağır kāf, cem‘-i muhâtab olursa “nız” [نز] ve ğâ’ib sûretinde “ı” [ى] olur. “Benim kitabım” [بنم كتابم], “senin kitabın” [سك كتابك], “ânın kitabı” [آنك كتابى] [onun kitabı], “bizim kitabımız” [بزم كتابمز], “sizin kitabınız” [سزك كتابكز], “anların kitabı” [آنلرك كتابى] [onların kitabı] gibi. Eğer mudâfın âhirinde harf-i imlâ bulunursa ol hâlde ğâlib sûretinde yâ’dan evvel bir de “s” [س] ziyâde kılınır. “ânn bahçesi” [آنك باغجه سى] [onun bahçesi], “anların safâsı” [آنلرك صفاسى] [onların safâsı], “büyüklerin kapısı” [بيوكلرك قپوسى] gibi. Ve eğer mudâf Türkçe cem‘lenmiş olursa zamîr-i izâfî edât-ı cem‘den sonra getirilir. “Kitaplarım” [كتابلرم], “kitapların” [كتابلرك), “kitapları” [كتابلرى], “kitaplarımız” [كتابلرمز], “kitaplarınız” [كتابلركز] gibi. Zamîr-i nisbî haberlere ilâve olunan zamirlerdir ki, haberi mübtedâya rabt ederek ikisini bir cümle ederler. Bular da mütekellimin müfredinde “m” [م] cem‘inde “z” [ز] ve muhâtabın müfredinde “sin” [سن] ve cem‘inde “siniz” [سكز] yâhud “siz” [سز] denir. Amma ğâ’ib sûretlerinin zamîr-i nisbîsi olmayıp zamîr-i nisbî yerine müfredlerinde edât-ı haber olan “dir” [در] getirilir ve cem‘inde bir de “ler” [لر] ilâve olunur. “Ben kâtibim” [بن كاتبم], “sen kâtipsin” [سن كاتبسن], “biz kâtibiz” [بز كاتبز], “siz kâtipsiniz” [سز كاتبسكز], “o kâtiptir” [او كاتبدر], “anlar kâtiptirler” [آنلر كاتبدرلر] [onlar katiptirler] gibi. Âhir-i kelimede “e” [ه] veyâhud harf-i imlâ bulunursa mütekellimlerde zamîr-i nisbîden evvel birde “y” [ى] ziyâde kılınır. “Bendeyim” [بنده يم], “bendeyiz” [بنده يز], “gedâyım” [كدايم], “gedâyız” [كدايز] “râzıyım” [راضى يم], “râzıyız” [راضى يز], “inâyetcüyüm” [عنايت جويم] [inayetçiyim], “inâyetcüyüz” [عنايت جويز] [inayetçiyiz] gibi.
Zamîr-i fiilî bazı fiilere mahsûs olup bunlar dahi fiillerin fâ‘illerini beyân ederler. Ve mütekellimin müfredinde “m” [م] ve cem‘inde “n” [ك] yâhud “k” [ق] ve muhâtabın müfredinde sağır kâf [ك] ve cem‘inde “nız” [كز] getirilir. “Yazdım” [يازدم], “yazdın” [يازدك], “yazdı”[يازدى], “yazdık” [يازدق], “yazdınız” [يازدكز], “yazdılar” [يازديلر] gibi. Zamîr-i vasfî sıfat ma‘nâsını şâmil olan zamirdir. Bu da “ki” [كى] lafzıdır. Muzâf-i ileyh olan zamir şahsîlerin yâhud isimlerin âhirine ilâve olunup “benimki” [بنمكى], “seninki” [سنككى], “ânınki” [آنككى] [onunki], “bizimki” [بزمكى], “sizinki” [سزككى], “anlarınki” [آنلرككى] [onlarınki], “efendininki” [ أفندينككى], “efendilerinki” [أفنديلرككى] denilir. Ve âhirine “ler” [لر] ilâvesiyle cem‘ dahi olurlar. “Benimkiler” [بنمكيلر], “seninkiler” [سنككيلر] gibi. İşbu misâller mücerred hâli olup mef‘ûl-i bih’te “ni” [نى], mef‘ûl-i ileyh’te “ne” [نه], muzâf-i ileyh’te “nin” [نك] ilâve kılınır. “Benimkilerini” [بنمكيلرينى], “benimkilerine” [بنمكيلرينه], “benimkilerinin” [بنمكيلرينك] gibi.
Kinâyât-ı Fârisiyye
Fârisî zamirler Türkçe’de kullanılmaz. Mühimmât-ı Fârisiyye’den “kendü” [كندو] [kendi] ma‘nâsına “hod” [خود] kullanılıp “re’y-i hodiyle” [رآى خوديله] denilir ve “ne” [نه] ma‘nâsına gelen “çi” [چه] lafzı “her çi bâd âbâd” [هرچه باد آباد] ve “çi fâ’ide” [چه فائده] ta‘birlerinde isti‘mâl olunur.
Kinâyât-ı Arabiyye
Arabî zamirlerden yalnız zamîr-i şahsînin gâ’ibleri bazı terkîb-i Arabî esnâsında kullanılır. Onlarda müfred-i müzekkerde “hû” [ه], müfred-i mü’enneste “hâ” [ها], tesniyelerinde “hümâ” [هما], cem‘-i müzekkerde “hüm” [هم], cem‘-i mü’enneste “hünne” [هن] lafızları olup ekseriyâ işârât ve îmâ olunmuş ma‘nâsın[d]a olan müşâr ve mûmâ kelimelerinin âhirinde “ilâ” [الى] lafzına munzamm olur. Arabî ism-i işâretlerinden “zâ” [ذا] yalnız mevâki‘-i âtiyede kullanılır. “Ba‘de zâ” [بعد ذا] bundan sonra, “kezâ” [كذا] bunun gibi, “hâkezâ” [هكذا] şunun gibi, “kezâlike” [كذلك] onun gibi. Mühimmât-ı Arabiyye’den ism-i tecrîd olan “zât” [ذات] ve “nefs” [نفس] kelimeleri kullanılıp “filan bi’z-zât” [فلان بالذات], yâhud “bi’n-nefs geldi” [بالنفس كلدى] denilir ki, “kendi geldi” [كندى كلدى] demektir.
Bakiyyesi sonra
Mecmûa-i Fünûn, 14. sayı, sayfa 42-51, İstanbul, Safer 1280
Münîf [Mehmed Paşa]
Hazırlayan: Emir Çakır – Batur Ensar Özünegüven
Editör: Emir Çakır
Link
https://isamveri.org/pdfosm/D00822/1280_14/1280_14_MUNIF.pdf

