Bekâ Din ile Kâimdir
İlme’l-yakîn bilinmelidir ki, kâinatta bekâ-yı vücûdumuz, ancak din ile kâ’imdir. Bir din ki, saâdet-i beşeriyyeyi –fevka’l-ʿukûl– te’mîn etmiştir. ‘Ulüvv-i şânını anlamak isteyenler târîh-i İslâm’a mürâca‘at edebilirler. Yahut –ulûm-i şettâda mütebahhir, hasîsa-i insaf ve nasafet ile mütenevvir iseler– Hazret-i Kur’ân-ı Hakîm’in ahkâm-ı hidâyet-nisârından keşf-i hakîkiyyet ederler.
Erbâb-ı ilme malumdur ki, dîn-i İslâm’ın hakâ’ik-i ‘âliyesine vukuf, irfan ve kemâle mevkuftur. İlim, dîn-i İslâm ile mukâbele edilince –hurşîd-i âlem-ârâya arz-ı vücûd eden zerreler gibi– kesb-i hayât eder. Edyân-ı sâire, ilme tekâbül edince –âfitâb-ı temmuza maruz olan– kütle-i berf hâlini alır.
Bugün memâlik-i garbiyyede tecellî eden envâr-ı medeniyet –ahkâm-ı gayr-i maʿkûlesi ahkâm-ı maʿkûlesine hezârân kere gâlib olan– bir dînin eser-i feyzi değildir, dîn-i İslâm’ın –ebr-i rahmet gibi– kâinât-ı insâniyyeye saçtığı katarât-ı marifetin mahsûl-i tâbdârıdır.
Âlem-i insâniyyet, zalâm-ı zulm ü cehl içinde, şâhrâh-ı hakîkatten müctenib ve hâl-i behîmiyyete münkalib iken bir şems-i hüdâ tulûʿ etti. Der-ʿakab gamâm-i gumûm zâ’il, insanlar insanlığa mâ’il oldu. Nûr-i İslam; gönüllere ifâza-i hayât eyledi. Mücâhidîn-i İslâmiyye, hangi şûrezâra girdiyse her nakş-ı pâyinde güller açıldı. Hâristân-ı udvan, gülşen-i ihsân oldu. Âlem başka âlem, âdem başka âdem oldu.
İllet-i cehl ile çeşmin kapanıp kör oldu.
İbn-i Meryem bile feth eyleyemez çekse emek
me’âline mâ-sadak olan Avrupa halkının gözlerini istilâ eden gışâve-i nâdânî de yed-i beyzâ-yı İslam’la silindi. Cehli istihsan, ilmi istihcân eden o halk –burheten mine’l-eyyâm– müstenîr-i fazl-ı İslâm oldu. Dest-i İslam’la saçılan büzûr-i marifetin neşv ü nemâsına çalıştı. Nimet-i marifet, her tarafa tevzi‘ edildi. Bahşâyiş-i İslâm olan hürriyyet-i şahsiyye arz-ı dîdâr etti. Hukûk-ı âmme temin olundu. Ticaret, zirâat, sanat terakkî ettirildi. Çâr aktâr-ı âlemde “الأرض لمن أحياها” (Yeryüzü, ona hayat verenler içindir) hikmetine muvâfık olarak müstemlekeler tedârik, birçok menâbiʿ-i servet istihzâr edildi. Elhâsıl, vaktiyle lâne-i vahşet olan Avrupa, âkıbet âşiyân-ı medeniyyet oldu.
Avrupalılar –inkılâbât-ı kevniyye ve îcâbât-ı dehriyye ile kâbil-i tatbîk olmayan– bir dîn-i gayr-i ma‘kûle ittibâ‘da isbât-ı kadem edip de dîn-i İslâm’ın umûr-i dünyeviyyeye ta‘alluk eden ahkâm-ı feyyâzânesinden müstefid olmasaydılar bugün dünyada isimleri, cisimleri kalmazdı. Ya o halk-ı mütemeddin, ahkâm-ı dîniyyeye de inkıyâd etseydi âlemde İslâmiyetten başka din kalır mıydı? …
Bu hakîkat, enzâr-ı gayra mücellî iken Müslümanlar, zaman zaman tarîk-i haktan rû-gerdân oldular. Adl zulme, marifet cehle tahvil edildi. Şâhlardan gedâlara kadar her ferd, cehl ve gadr ile istînâs etti. Her köşede “İbn-i Yûsuf es-Sakafî”ye rahmet okutacak derecede dehşetli haccaclar peydâ oldu. Zulm ü cehlin yetiştirdiği şecere-i mel‘ûne-i nifak, her tarafa berk ve şah saldı. Mahsûl-i şikak, hayât-ı ümmeti tesmîm etti. Dünyanın üç büyük kıtasında te’sîs-i saltanat eden hükûmât-ı İslâmiyye, birbirini müte‘âkib müzmahil oldu.
Zîrâ “إن الله لا يهدى القوم الظالمين” (Muhakkak ki Allah, zâlimlere doğru yolu göstermez. Mâide/51) nidâ-yı lâhûtîsine ihâle-i gûş-i hûş edilmedi. Zulm ile bekânın, zulmetle nûrun ictimâ‘ edemeyeceği düşünülmedi. Zulmün –en mahûf zelzelelerden ziyade– tahrîb-i bilâd, imhâ-yı ‘ibâd edeceği nazar-ı dikkate alınmadı. Arzın ‘ibâd-ı sâlihaya mevrûs olduğu te’emmül edilmedi.
Bir sâhib-i taht u bahtın harekât-ı müstebiddânesini –hasbü’d-diyâne– hoş göremeyib de
Devletin dîn iledir, dînini tahkîr etme
Safha-i rûy-i zemînden eder Allah seni hakk
nasîhatinde bulunanların beynine sâ‘ika-i gazab ettirildi. Aks-i nasîhatte bulunarak kânûn-i istibdâda mirvaha cünbân-ı şevk olanların ser-i mağzına murassa’ çelenkler takıldı. Esfel-i sâfilîne geçirilmeye layık olan vücûd-i merdûdları tabakât-ı ‘ulyâya çıkarıldı.
Nihâyet umûm Müslümanların nühbe-i âmâli, ümîd-i istikbâli olan bir devlet –bir zamanlar salâbet-i dîniyye ve fezâ’il-i sâire ile– küre-i zemînin müdîr-i umûru olduğu halde bilâhare adilden ‘udûl, ilimden nükûl ile şevket ve kudretini zâyi‘ etti. Daha sonraları Avrupa ile ihtilat edilerek Frenklerin –İslam’dan muktebes olan– mehâsininden kat‘-ı nazarla mesâvîsi taklîd olundu.
Mehâsin dururken mesâvîyi taklîd etmek cehilden mütevellittir. Bir kavme cehl ârız olunca sîne-i taklid baş gösterir. İslâm’ın en büyük düşmanı –ümmü’l-mesâvî olan– cehildir. Cehl, sû-i ahlâka, sû-i ahlak da inkırâza illettir.
Hayât-ı İslam, marifet ve mekârim-i ahlâka merbuttur. Bu hâlde taklîd-i mesâvî, İslâm için intihar demektir. (Tabsıra –Müslümanlar, esasen medenî iken Frenkleri taklîd ile medeniyetten mahrum oldu. Frenkler, mahrûm-i medeniyet iken Müslümanları taklîd ile temeddün etti. Frenklerin mâzîsi, Müslümanlara hâl olunca Müslümanlar için hâl yaman oldu, teʾmîn-i istikbâl muhâl hükmüne geçti…)
Devr-i istibdâdın en hatarlı demlerinde de söyledik, yine söyleyelim: Millet-i İslâmiye’nin bekâsı, selâmeti, şevketi ahkâm-ı dîne itâatle kâbildir. Hâlbuki biz, nefsimize itâat, dînimize isyan ettik. Dînimizin emrine kulak vermedik, fakat nefsimizin irâdesine can verdik. Dînin irâ’e ettiği tarîk-i selâmetten yüz çevirdik. Nefsin gösterdiği girîve-i hüsrâna teveccüh eyledik.
Eğer biz, İslam’dan başka bir dîne sâlik olsaydık irtikâb ettiğimiz mezâlim ve me‘âsî bizi çoktan hâk-i helâke sürer, yerimizde yeller eserdi. Bizi izmihlâl-i küllîden halâs eden şey –devletlerce nazar-ı i‘tinâya alınan bazı esbâb-ı siyâsiyye değil– dîn-i selâmet-i rehîndir, himâyet-i Seyyidü’l-Mürselîndir.
Târîh-i meydanda, ibtidâ-yı zuhûrumuzdan bu deme gelinceye kadar biz, kaç defa sû-i kasde uğradık. Sekene-i arz, kaç defa –müttehiden, müctemi‘an– üzerimize hücûm etti. Târîhin bütün safahâtına göz gezdirmek lazım değil, dünkü safhaya bakmak da kifâyet eder: Bir “revâl” mülâkâtı ocağımızı söndürmeye, hâkisterimizi savurmaya kâfî değil miydi? Bu belâ-yı hânüman-sûzdan bizi tahlîs eden ne idi? Esbâb-ı siyasiyye mi, sahâbet-i düveliyye mi, yoksa satvet ve kudretimiz mi?..
Sebeb-i necâtımız –şüphe yok ki– inâyet-i ilâhiyye, himâyet-i Muhammediyye eseri, çünkü içimizde îmân-ı kâmil erbâbı büsbütün nâbûd olmamıştı.
Biz, bu hakîkat-i sâtı‘adan iğmâz etmemeliyiz. Nâ’il olduğumuz nimet-i celîleyi inkâr eylememeliyiz. Kâfir-i nimet, mahrum-ı nimet olur.
İslam, âleme rahmettir. Millet-i hâkime-i İslâmiyye, İslâmiyet’in kadrini hakkıyla takdîr edip de mevki‘ini ahkâm-ı dîn ile ihkâm etse taht-ı tâbi‘iyyetinde bulunan cemâ‘ât-ı muhtelifenin de saâdet-i ‘uzmâya nâ’il olacağı muhakkaktır. Çünkü İslâm’ın milel-i tâbi‘aya bahşettiği hürriyet ve emniyet, hiçbir dinde hiçbir millete te’mîn edilmemiştir.
Milel-i gayr-i müslimenin millet-i hâkimeden şikayeti, gördükleri zulüm ve ‘adâvetten, zulüm ve udvân ise millet-i hâkimenin dîne adem-i ri‘âyetinden münba‘is idi.
Ahkâm-ı din bi-hakkın icra olunsa –Osmanlı nâmı altında ictimâ‘ eden Müslim, Hıristiyan, Yahudi, Nestûrî, Nusayrî, ve helümme cerrâ– umûm nihal-i muhtelife, dâimî bir âsâyiş ve saâdet içinde demgüzâr olur da İslâm’ın füyûz-ı hayat-bahşâsı enzâr-ı cihânda ta‘ayyün eder.
Binâberîn dîn-i İslâm’ın emrettiği idâre-i meşrûta-i meşrû‘anın –bi-fazlihi Te‘âlâ– vatan-ı azîzimizde te’essüs ettiği şu dem-i hürremde teʾmîn-i istikbâl için yine dînimizin lütfuna ilticâ edeceğiz. Zira bizim başka mu‘înimiz, başka müncîmiz yoktur.
Bekâ, din ile kâ’imdir…
İbnülemin Mahmud Kemal
Hazırlayan : Hasan Hüseyin Mak
Editör : Emir Çakır
Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1324_16/1324_16_KEMALM.pdf


1 Yorum
Start earning on autopilot—become our affiliate partner!