Din Tabii, Din Umumi
-2-
Enbiyânın Teblîğ Eylediği Din-i İlâhînin Erkân-ı Mühimmesi
Enbiyâ-yı kirâm hazerâtının vahy-i ilâhî olarak tebliğ eyledikleri “din-i ilâhî” esas itibariyle itikat, aʿmâl, ahlaktan ibaret üç rüknü ihtiva etmektedir. İtikat kısmını şu esaslar teşkil eder:
1) Bütün kâinatın hâlık ve nâzımı olan bir vâcibü’l-vücûda ve o vâcibü’l-vücûdun sıfât-ı kemâliyye ile muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna iman (tevhid ve tenzih).
2) Meʿâd ve mesuliyyete (âhirete) iman.
3) Fetânet, emânet ve kemâlât-ı sâire ile mümtâz ve vâcibü’l-vücûd tarafından beşeriyete mebʿûs bir peygamberin “vahiy” suretiyle telakkî-i ahkâm ederek beşeriyete tebliğ eylediğine iman.
4) Meleklere iman[1]
5) Hâlık’ın sıfât-ı kemâliyyesini beyân ve beşeriyetin nâzım-ı harekâtı olan kavânîn-i ictimâiyye ve ahlâkiyyeyi tesis eden ve eser-i vahy-i ilâhî olan bir kitâb-ı mukaddese iman [Bu kitap, peygamberlerin vahy-i ilâhî olarak beşeriyete tebliğ eyledikleri ahkâmı, bilcümle evâmir ve nevâhîyi ihtiva eder.)
Ahkâm-ı ameliyye, Vâcibü’l-vücûda ihlas ve taʿzîm maksadını istihdâf eden vazife-i ubûdiyyeti muhtevî olduğu gibi, bir heyet-i içtimaiyyenin teessüs ve nizâm-ı ekmel üzere bekasını temin eden, aklî ve medenî tekâmülünü ihzâr eyleyen kavânîn-i içtimaiyyeyi de ihtiva eder. Bu kanunlar şahsiyet-i içtimaiyyenin mesâlih ve menâfiʿine muvafık bir surette tebliğ olunmuştur.
Bundan başka şefkat alâ halkillah manasını mutazammın olan ve efrâd-ı insaniyyeyi yekdiğerine rabt etmek hususunda bir câzibe-i umûmiyye kuvvetini haiz bulunan “kavâid-i ahlâkiyye”[2] de edyân-ı münzelede maksûd-ı bizzat bir esastır.
İşte edyân-ı münzele (din-i ilâhî), bu üç esası istihdâf eylediği cihetle bütün peygamberler bunları tebliğ etmekte müttefiktir. Hepsi de bulundukları asırlardaki akvâmın seviyesine muvafık bir tarîk ile bunları nâsa tebliğ etmişlerdir.
Usûl-i dini teşkil eden itikat kısmında nesh ve tebeddül yoktur, fakat furû-ı şerâyiʿ tebeddül ve tagayyür eder.[3] Bundan dolayıdır ki ahkâm-ı teabbüdiyye ve ictimâiyye her dinde bir değildir. Çünkü ibadet, tehzîb-i ahlak ve tezkîr-i Hâlık’a vesile olduğundan her şeriatın ibadeti eşkâl-i zâhiriyye ve suver-i hâriciyye itibariyle az çok muhteliftir.
Ahkâm-ı ictimâiyye beşeriyetin tekâmül-i akl ve medenîsini ihzâr etmek gayesini istihdâf eylediği cihetle, beşerin şerâit-i ictimaiyye ve tekemmülât-ı fikriyyesine göre değişmiş, ihtiyacât-ı beşeriyyeye göre tebeddül ve tagayyür ederek nihayet dîn-i İslâm’da derece-i tekemmüle resîde olmuştur.
Enbiyânın Teblîğ Eylediği Dîn-i İlâhî ile Felâsifenin Lüzûm Gösterdikleri Din-i Tabîî Arasında Mukayese
Buraya kadar felâsife-i cedîdenin din hakkındaki usûllerini gördük, edyân-ı münzelenin usul ve kavâidini de hülâsaten anladık. Şimdi felâsife-i cedîde tarafından ortaya konulan din-i cedîdin usûlleri ile Enbiyâ-yı zîşân’ın (a.s) vahy-i ilâhî olarak nâsa teblîğ eyledikleri dîn-i ilâhînin usulleri beyninde yapılacak basit bir mukayese bize pek vâzıh olarak gösterir ki: Beşeriyetin saadet-i mâddiyye ve maneviyyesini temîn için “din-i cedîd, din-i tabîî” nâmlarıyla ortaya konulan usuller, edyân-ı münzelenin pek noksan bir tarzda ifadesinden başka bir şey değildir.
Edyân-ı münzelenin -bilhassa hâtim-i edyân olup her vechile tağyîrden masûn olan din-i İslâm’ın- muhtevi olduğu esasât-ı metîneye nisbetle bunlar denizde bir katre mesabesinde kalırlar. Mamafîh bunun daha ziyade tevazzuh etmesi için edyân-ı münzelenin en sonu bulunan din-i İslâm’ın -bu esasları takrîr eden- birkaç ayetini ber-vech-i âtî zikredeceğiz:
“لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ”[4]
Bu ayet-i kerîmede dinin erkân-ı mühimmesi neler olduğu bildiriliyor. Evvela dinden maksad-ı aslî olan Allah’a, yevm-i ahirete, melâikeye, kitaba, enbiyâya iman zikrediliyor. Sâniyen aʿmâl, ibadât, ahlak kısımlarının en mühimleri gösteriliyor. İbadetin bizâtihi maksûd olmayıp itikat ve ahlak gibi erkân-ı mühimme-i diniyyenin kalplerde iyice yerleşmesi maksad-ı mühimi için meşru kılındığı da bu ayet-i kerîmeden münfehim olmaktadır.
Ayet-i kerîmenin en nihayetinde de bu esasâta riâyetkâr olanların “mümin” iddiasında sadık, “müttakî” ünvanına layık oldukları bildiriliyor. Bu ayet-i kerîmenin muhtevi olduğu hakâyık-ı âliye üzerinde biraz tevakkuf edersek bütün kemalât-ı beşeriyyeyi câmiʿ bir düstur-ı lâ-yetegayyer olduğunu anlarız. Çünkü kemalât-ı beşeriyye için lazım olan sıhhat-i muʿtekadât, tehzîb-i ahlâk, hiss-i muâşeret bu ayet-i kerîmede münderiçtir…
Bir de şu ayetleri gözden geçirelim: “وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ” – Çalışan ancak kendi nefsi için çalışır; şüphesiz, Cenâb-ı Allah bütün alemden müstağnîdir.
“يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ” – Allah sizin için kolaylık murat eder, güçlük değil.
“مَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ يُر۪يدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ”
“لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ” – Cenâb-ı Allah hiçbir nefse vüsʿati dahilinde olmayan şeyi “teklif etmez”.
“من لم تنهه صلاته عن الفحشاء والمنكر لم يزدد من الله إلا بعدًا” – Kılmış olduğu namaz kendisini fenalıktan men etmeyen kimse Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey yapmıyor.
“كم من صائمٍ ليس له من صيامِه إلا الجوعُ والعطش” – Ne kadar oruç tutanlar var ki tutmuş olduğu oruçtan göreceği fâide yalnız açlık ile susuzluktur.
Bu hadis-i şerîf ibadetin maksûd-ı bizzat olmayıp tehzîb-i ahlak ve tezkîr-i Hâlık’a vesile olduğunu gösteriyor.
“حرس ليلة في سبيل الله أفضل من ألف ليلة يقام ليلها ويصام نهارها” – Allah yolunda, din ve vatan uğrunda bir gece nöbet beklemek; gecesi namaz, gündüzü oruç ile geçen bin geceden daha hayırlıdır.
“رباط يوم في سبيل الله خير من صيام شهر وقيامه” – Bir gün Allah uğrunda hudutta beklemek, bir ay oruç tutup namaz kılmadan hayırlıdır.
Bu hadis-i şerîfler de gösteriyor ki: Din-i İslam nazarında vazifesini ifa etmek, vatan muhabbeti, ebnâ-yı nevʿine muhabbet, onlara yararlıkta bulunmak… Hep bunlar evâmir-i ilâhiyyeden olduğu cihetle birer ibadettir. Bunları yapanlar nâil-i sevap ve mükafat, yapmayanlar da dûçâr-ı mücâzât olurlar.
Görülüyor ki: Asr-ı ahîr felâsifesinin kail oldukları din-i tabiî ve din-i cedîd, vahy-i ilâhî olarak enbiyânın tebliğ eyledikleri esaslardan başka bir şey değildir. Onların söylemiş oldukları esâsât, bütün teferruâtına varıncaya kadar, din-i ilâhînin en sonu olan din-i İslâm tarafından vazʾ ve takrir edilmiştir. Arada bir fark varsa edyân-ı münzelenin erkân-ı mühimmesinden olan nübüvvet, vahiy ve kütüb-i mukaddeseye iman, ki felâsifenin lüzumuna kail oldukları dinde adem-i mevcudiyetidir.
Bunun içindir ki: Din-i tabiî taraftarları olan feylesofların din hakkındaki tarz-ı telakkileri az çok muhteliftir; çünkü bu hususta miyâr, ellerindeki kavâid-i ilmiyye ile akıllarıdır. Maamâfih bu şekilde bir dine taraftar olanlardan bir kısmı vahiy ve nübüvvet, hatta mucize ve havârıkı da akıl ve fen muğayir bulmadıklarından edyân-ı münzeleye daha ziyade takarrüb etmiş oluyorlar. İşte bu cihet de ayrıca ispat ediyor ki: Beşerin ihtiyâc-ı dinîsini enbiyânın vahy-i ilâhî olarak bir kitâb-ı mukaddes ile bildirdikleri desâtir ve kavâninden başka bir şey ile temin etmek kabil değildir. Beşeriyet için dinin lüzumu anlaşıldıktan sonra takip olunacak en doğru hatt-ı hareket, edyân-ı münzele içinde beşerin ihtiyâcât-ı maddiye ve maneviyesini temin edebilecek dinin hangisi olduğunu tetkik etmektir. Çünkü din meselesi ya vâhiddir, yahut sıfırdır; bunun kesri yoktur.
Din-i Hak ve Şerâitler
Beşeriyet için düstûr-ı itikâd ve amel olabilecek bir dinin ve “hak” sıfatını hâiz olması ve bunun için de metîn ve lâ-yetegayyer esaslara müstenid bulunması lâzımdır.
Evvelâ – Bütün beşeriyetin vicdânına hâkim ve onlar tarafından mutâʿ olacak din, mevzûât-ı beşeriyyeden olamaz, mevzûât-ı beşeriyyeden olan desâtîr ve kavânîn din olmaktan ziyâde vâzıʾına mahsûs ve onun ilm ve irfânının mertebesi ile mütenâsib bir meslektir. Binâenaleyh din-i Hakk’ın birinci şartı her şeyin hâlıkı, merciʿi ve meâdı olan, bilcümle sıfât-ı kemâliyye ile muttasıf nekâyısdan münezzeh bulunan bir Vâcibü’l-vücûd Hazretlerini tasdîk ve ona müstenid, onun tarafından mevzûʿ olmasıdır.
Bu şartın kabûlü, bi’z-zarûre ikinci bir şerîtanın da kabûlünü müstelzimdir ki o da “baʿs baʿde’l-mevt”dir. Îzâh edelim: Her şeyin merciʿi olan Vâhid-i Hakîkî’ye müstenid bir din, o Vâhid-i Hakîkî’nin beşeriyete olan evâmir ve nevâhîsinin heyʾet-i mecmûasıdır. Bu evâmir ve nevâhî, bizim dâire-i hareketimizi tahdîd ediyor; ihtirâsât ve temâyülâtımıza sed çekmemizi emrediyor; Cenâb-ı Sâniʿ-i ezelînin Âdil, Rahmân ve Rahîm gibi sıfât-ı âliye ile muttasıf olduğunu bildiriyor. Hâlbuki: bu yolda hareket, insanın zevk ve âdetini tahdid etmek olduğu gibi ezvâk-ı tabiîyyeden müstefîd olmasına da mâniʿ olmaktır.
Aynı zamanda târîh-i beşeriyyete baktığımızda görürüz ki: âlemde az refâh, çok sefâlet; çok mihnet, az saâdet; çok zulüm, az adâlet!…
Pekâlâ! Şimdi her insanın hayatı burada geçirebileceği ömr-i kasîrden ibâret kalacak, her ferdin saâdeti bu âlemde görebildiği şeye münhasır olacaksa, dîne ittibâ ederek tekâlîf-i dîniyye ile mukayyed olmasında bir mana bulunur mu?
Burada mürtekin irtikâb eylediği zulm-ü şenâat yanına kâr kalacaksa Cenâb-ı Hakk’a Âdil ve Rahîm ıtlâkı nasıl câiz olur? Âdil ve Rahîm olmayan bir hâlıkın emrine ittibâ etmekte ne mana var? Eğer vazîfe, fazilet bir mükâfât; zulüm ve redâet de bir mücâzât görmeyecekse ne Allah’a muhabbet ve itaat, ne bir dîne temessük de mümkün olamaz. Hâlbuki dîn-i hakkın birinci esası, bütün sıfât-ı kemâliyye ile muttasıf bir Allah’a îmân ve ibâdettir.
Şu halde bir dîne hak diyebilmek için, o dînin bir sûrette ve adâlet ve saadeti temîn, fazîlet ile saâdetin hem-âheng olmasını kâfil ve zâmin olması lâzımdır. Bir dînin bunları temîn edebilmesi de ancak “baʿs baʿde’l-mevt” akîdesinin o dînde mevcûd olmasına mütevakkıftır.[5] Binâenaleyh bir dîne hak diyebilecek olan şerâit-i esâsiyyeden birisi de “baʿs baʿde’l-mevt” itikâdını hâvî olmasıdır.
Bir dinin hak olabilmesi için yalnız bu iki şerîta-yı esasiyyeyi câmîʿ olması kâfi değildir; aynı zamanda bunları en salim bir tarzda beşeriyete bildirmiş olan zevat-ı kirâmın (enbiya-i ʿizam) hizmet-i risaletini kabul etmek de lazımdır. Zaten birinci ve ikinci esaslar kabul edildikten sonra bunları tebliğ eden zevatın bu vazifelerini kabul etmemek muvafık-ı akl ve mantık olamaz.
Bunu bir misal ile izah edelim: Kimyaya vakıf, kimya dünyasından bir ilmin vücudunu muʿterif olan bir insan, hiç şüphe yok ki: Ve Lavoisier namındaki zatın kimyagerliğini kabul etmek ıztırarındadır. Çünkü böyle bir insanın aynı zamanda muhafaza-i madde ve kudret kanununu da doğru olarak telakki edeceğine şüphe yoktur. Halbuki bu kanunu Lavoisier namındaki zat keşfedip âlem-i fenne hediye etmiştir. Şimdi bir insanın, kimyaya vakıf böyle bir ilmin vücudunu muterif olup da Lavoisier’in kimyagerliğini ve muhafaza-i madde ve kudret kanununu keşfettiğini kabul etmemesi ne kadar manasız ve gayr-i mantıkî ise vahdaniyet-i ilahiyye ve baʿs baʿd el-mevt itikadlarını kabul edip de bunları ve bunların levazım-ı beşeriyyete, en sahih ve salim bir tarzda, tebliğ ve îsal eden vasıtanın vazifesini inkâr etmek de o kadar manasızdır. Binaenaleyh bir dine hak dedirtecek şerait-i esasiyyeden birisi de ve edyan ve şerayiʿi beşeriyete tebliğ eden enbiyadan birine mensup ve bununla beraber bil-cümle enbiyayı musaddık olmasıdır. Bir dinin nefsü’l-emirde hak ve bütün insanlar için düstur-i hareket olabilmesi bu şerait-i esasiyyeyi câmiʿ olmakla beraber beşeriyetin rehber-i muharrekatı olacak desatir-i ictimaiyye ve kavanin-i ahlakiyyeyi muhtevi olması da lazımdır. Bu şeraiti tamamen cami olan bir din “din-i hak” ve “din-i tabii”dir.
Birinci şartı aradan çıkarmak dini büsbütün imha etmektir. Allahsız din olamaz, birinci ve üçüncüyü kabul etmekle beraber ikinci şartın aradan çıkması – zahiren dini büsbütün imha değilse de – bu şerîtayı haiz olmayan din, bir fikr-i mücerretten ibaret kalır; dinden beklenmeyen saadet mümkünü’l-husul olamaz. Adl ü rahmeti olmayan, sıfat-ı kemaliyyeden mücerred bulunan bir Allah’ın vücudunu tasdik ile inkar arasında bir fark yok demektir. Böyle bir dinde fezail-i ahlakiyye olamaz. Üçüncü kabul edilmeyerek yalnız birinci ile ikincinin kabulü takdirinde felasefenin kail oldukları gibi bir din-i tabii meydana gelir, ki buda hakiki bir din sayılamaz. Çünkü vahiy ve nübüvvete istinad etmeyen bir din akl-ı insaninin kazanclarından biri demek olacağından kudsiyet ve katiyyetini gaib etmiş demektir; kudsiyetini gaib eden bir fikir ne kadar âlî olursa olsun, insanların rehber-i vicdanı, nâzım-ı aʿmali olmaktan çok uzaktır. Böyle bir fikre din namını vermekten ise felsefi bir meslek demek daha muvafıkdır. İşte felasefenin bu din-i tabii, namı verdikleri şeyler bu şerait dahilinde tedkik edilince görülür ki: Din-i tabii unvanı altında eşkal-i diniyye, edyan-ı semâvide mevcut bazı hakayıkı muhtevi olan bir meslek-i felsefidir. Bir esas-ı kudsiyyeye, bir kitab-ı mukaddese malik olmadığı cihetle muhteviyatı her feylessofun zevk ve iktidarına göre de değişiyor; dinin usûl ve fürûʿunu herkes kendi meslek-i felsefîsine göre tayîn ediyor; binâenaleyh böyle bir şekl-i dînî ve dîn-i hak, olamaz.
Esasları birer kitâb-ı mukaddese râciʿ olan edyân-ı münzelenin esâaen bu şerâiti hâvî olmakla beraber bugün ve dîn-i mübîn-i İslâm’dan başka dînlerin, gerek akâidinde, gerek tatbîkâtında ve teferruâtında bu esaslara muğâyir ve bunları tekzîb eden hâlât mevcuttur; binaenaleyh bugün beşeriyet için mutaʿ olacak yegâne dîn-i hak, dîn-i İslâm’dır.
Müellif : Aksekili Ahmed Hamdi
Link : http://isamveri.org/pdfosm/D00125/1334_15/1334_15_378/1334_15_378_HAMDIAA.pdf
Hazırlayan : Ömer Faruk Güneş, Muhammed Salih Yıldız
[1] Melâike âlem-i gaybtandır. Aslı, mahiyeti bizce malum olmayan bir kuvve-i âkiledir. Bu kuvve-i âkileden olan melekü’l-vahy, dinin mevzuunu teşkil eden ilmi izin-i ilâhî ile nebinin kalbine ifâza eder.
[2] Bu kavâid-i ahlakiyye, insanın kendi nefsine, ailesine, beni nevʿine ve bütün mahlukata karşı medyûn ve mükellef bulunduğu vezâif-i insaniyyeyi tayin eder. Zaten din-i İslâm’ı şu iki cümle ile hülasa edebiliriz: “Tazîm li emrillah, şefkat alâ halkillah.”
[3] اعلم أن الأنبياء كانوا على اديان متفقة و على شرايع مختلفة فالدين لا يبدل و لا يتغير و الشريعة قد بدلت و غيرت (İmam-ı Azam)
(Gazalî) وأصول الإيمان ثلاثة الإيمان بالله وبرسوله وباليوم الآخر وما عداه فروع
[4] Ayet-i kerîmenin hulâsa-i meâli: “Birr ve tâat dinden maksûd olan ruh-ı mana, yüzlerinizi maşrık ve mağrip cihetlerine çevirmek değildir. Belki asıl hayr ve tâât Allah’a, yevm-i ahirete, melâikeye, kitâba, enbiyâya iman ederek akrabaya, yetimlere, miskinlere sâillere, rikâba (köle) Allah rızâsı için seve seve mâl vermek; ikâme-i salâ îtâ-ı zekat, muâhede edildiği zaman ahdini ifa eylemek; fakr ve maraz gibi mihen ve şedâidde, harp ve cihadda sabır ve metanet göstermektir.
İşte bu esasâta riayetkâr olanlardır ki mümin iddiasında sâdık, muttakî ünvanına layıktırlar.
[5] Hayr-ı mahz (fazilet ile saadetin hem-âhenk olarak bulunması) aramak ruh-i beşerin temayülat-ı fıtriyyesindendir; yani ruhun cibillet-i zatiyyesinde, hayr-ı mahz için bir meyl-i ezeli var ki bu her dem, fıtridir. Böyle olmakla beraber bu dünyada hayr-ı mahza erişmek mümkün olamıyor; çünkü bu, zevk ile faziletin hem-âhenk olmasıyla tahakkuk edebilir. Halbuki: Yekdiğerine zıd olan bu iki unsurun bu dünyada hem-âhenk olarak tahakkuku, yani tamamıyla faziletkar yaşamak ve aynı zamanda zevk sürmek mümkün değildir. Bu tahakkuk ve imkan ancak ve ahirete iman ile husule gelebilir, yani ahirete iman bir akide-i esasiyye olarak insanda mevcut oldukça hem fazilet ile yaşayacak, hem de mahrumiyetler içinde yaşasa bile âlem-i ahirette bu hayat-ı faziletkarânenin behemehal mükâfatını idrak edeceğine iman-ı kavî ile mutmain bulunduğu için aynı zamanda da mesud olabilecektir. –Kant


11 yorum
https://shorturl.fm/A76WK
https://shorturl.fm/g4Kl8
https://shorturl.fm/3qTEz
https://shorturl.fm/9MX17
https://shorturl.fm/cUgQ3
Smart players prioritize security – especially with online casinos. Seeing platforms like ArionPlay emphasize KYC is reassuring! A smooth, secure experience is key, and exploring options like arionplay vip could be a good starting point for responsible gaming.
https://shorturl.fm/EiA8q
https://shorturl.fm/mnUBd
https://shorturl.fm/rZRpe
https://shorturl.fm/kOa1H
https://shorturl.fm/29NgX